Translate

29 Mart 2019 Cuma

Rasbora (Rasbora heteromorpha)

Rasbora (Rasbora heteromorpha)

Aslında birçok rasbora türü olsa da bu yazıda anlatılan Rasbora heteromorpha türüdür.

Anavatanı Tayland ve Sumatra'dır.

4 cm. boya ulaşabilen hareketli ve sevimli sürü balıklarıdır.

Sakin ve barışçıldır, karma akvaryumlarda rahatlıkla bakılabilirler. Bakımı fazla tecrübe gerektirmez.

Etçil ve otçul beslenir.

pH 7 civarında olmalıdır. 22-25°C sıcaklık uygundur.

En az 50 litrelik bir akvaryumda bakılmalıdırlar. Sürü halinde beslenmelidirler. En az 6-8 bireyden oluşan bir sürü olarak akvaryuma salınmaları gerekir.

Bitkili akvaryumlardan hoşlanırlar. Üreme için çok yumuşak ve asitik su gerektirirler. Yumurtalarını Cryptocoryne gibi geniş yapraklı bitkilerin yapraklarının altına yapıştırırlar. 

Lepisteslerle bir arada bakılmalarında sakınca yoktur, elbette bitkili bir akvaryum olması şartıyla.



18 Mart 2019 Pazartesi

Doğum sonrası anne lepistes bakımı

Doğum sonrası anne lepistes bakımı
«14 Şubat 2012, 10:23:30 tarihli arşivimizden»


Gerek forumlarda olsun, gerek Facebook'ta olsun, gerekse günlük yaşantıda olsun, lepistes besleyen akvaristlerin bana en çok sordukları sorulardan biri de "Balığım doğurdu, ama sağlığı bozuldu. Ne yapmam gerekir?" şeklinde oluyor.

Biraz da bu konuya değinmek istedim. Daha önce çok ayrıntılı olarak değindiğimiz bir konu değildi. Veya dağınık halde zaman zaman konu içinde geçtiğinde değinmekteydik.

Anne lepisteslerde doğum sonrası bazı sıkıntılar görülebilir. Hatta doğum sonrasında bazı durumlarda anne lepistesi kaybedebiliriz. Bunun temel sebebi anne balığın doğum sırasında aşırı güç kaybetmesinden kaynaklanır.

Doğum sonrasında anne balığın karnı belirgin şekilde çöker. Beslenme zorlukları da çekebilir. Zaten doğumum hemen öncesinde ve doğum esnasında erkek lepistesleri kendine çeken maddeler salgıladığından erkekler tarafından sürekli kovalanan dişi lepistes strese girmiş durumdadır. Doğum esnasında kaybettiği güç de bu duruma eklendiğinde hastalıklar ve ölüm meydana gelebilir.

Bu durumda bazen anne balığı ayrı bir akvaryuma almakta fayda var (doğumdan hemen sonra). Bu akvaryumda anne balığa bir hafta veya on gün kadar özel bir bakım yapmakta fayda var. Ha, ben bunu uyguluyor muyum? Uyguladığım bir şey değil. Ama bazı durumlarda uygulamak gerekebilir.

Doğum sonrası bakım akvaryumu küçük bir akvaryum olabilir. Balığımız burada uzun süre yaşamayacağı için küçük bir akvaryum yeterli olur. 15-20 litre yeterlidir. Bu akvaryumun suyu, ana akvaryumdan çekilmiş olmalıdır. Filtresi (sünger filtre öneririm, bu yeterlidir) ve ısıtıcısı hazır bulundurulmalıdır. Bir anlamda karantina akvaryumu gibi diyelim. Aydınlatma falan çok önemli değildir.

Doğum sonrası bakım akvaryumu, anne balığı doğum stresinden başka strese sokmayacak şekilde düzenlenmelidir. Çok aydınlık olmasına gerek yoktur. Hatta loş ışıklı olması daha iyidir.

Doğum sonrası bakım akvaryumuna alınan anne lepistese, bir hafta veya on gün süreyle özel olarak bakım yapmak gerekir (akvaryumun hazırlanış amacı da budur zaten). Besin değeri yüksek yemler kullanılmalıdır (gerçi bunlar zaten her zaman kullandığımız yemlerdir). Buna ek olarak canlı yem takviyesi yapmakta yarar vardır (tubifeks denen mikron yuvası canlı yemler hariç). Artemia, su piresi, küçük gammaruslar, mevsime göre sibrisinek larvası verilmelidir. Canlı yem bulma durumu yoksa kurutulmuş kan kurdu, kurutulmuş su piresi de iş görür. Bunlara ek olarak kaliteli markaların uygun yemlerini (pul yemler gibi) vitamin takviyesi yaparak vermek de faydalı olacaktır.

Doğum sonrası bakım akvaryumunda bir hafta veya on gün bakıma giren lepistes (yoğun bakım diyebiliriz) bu sürecin sonunda stres faktöründen yeterince uzaklaşmış, normale dönerek güç kazanmış, önemli riskleri atlatmış bir lepistes haline gelir. Süreç sonunda dikkatli bir şekilde ana akvaryuma geri aktarılabilir.



10 Mart 2019 Pazar

Taksonomi, canlıların sınıflandırılması

Taksonomi, canlıların sınıflandırılması

«30 Nisan 2007, 10:32:03 tarihli arşivimizden»


Taksonomi nedir?

Tür ve cins kavramlarına girmeden önce sanırım "taksonomi" sözcüğü üzerinde durmak gerekir.

"Taksonomi" sözcüğü, Yunanca "taksis" ve "nomos" sözcüklerinden gelir.

Taksis= Düzenleme

Nomos= Yasa

Yani "Taksonomi" sözcüğü kısaca "belirli bir kural ve prensiplere göre düzenlenmiş" anlamına gelmektedir.

Buradaki "Belirli bir kural ve prensipler" kısmı, canlıların birbirine genetik yakınlıkları ile ilgilidir. Canlıları düzenli bir şekilde incelemek için böyle bir şeye ihtiyaç duyulduğu açık ve nettir.

Burada ana konumuz olan lepistesin taksonomisini inceleyelim:

Alem: Animalia (Hayvanlar)

Şube: Chordata (Kordalılar)

Sınıf: Osteichthyes (Kemikli balıklar)

Üst takım: Actinopterygii (Işınyüzgeçliler)

Takım: Cyprinodontiformes (Dişlisazancıklar)

Familya: Poeciliidae (Lepistesgiller)

Cins: Poecilia

Tür: Poecilia reticulata

Kıyaslama yapmak için, aynı çerçevede platilere de bir bakalım:

Alem: Animalia (Hayvanlar)

Şube: Chordata (Kordalılar)

Sınıf: Osteichthyes (Kemimli balıklar)

Üst takım: Actinopterygii (Işınyüzgeçliler)

Takım: Cyprinodontiformes (Dişlisazancıklar)

Familya: Poeciliidae (Lepistesgiller)

Cins: Xiphophorus

Tür: Xiphophorus helleri

Tür ve cins kavramları nedir?

"Tür" ve "cins" kavramları, çoğu zaman birbirine karıştırılmaktadır. Mesela, "tuksedo lepistes" bir tür değilir. Veya tuksedo lepistes de ribbon lepistes de aynı cins ve türün farklı varyeteleridirler.

Cins durumu daha kapsayıcıdır. Mesela moli, velifera, endler, lepistes gibi türler aynı cinsten (Poecilia) farklı tür balıklardır.

Poecilia sphenops: Moli

Poecilia velifera: Velifera

Poecilia wingei: Endler

Poecilia reticulata: Lepistes

Buradaki "Poecilia" cins isimleridir, "sphenops, velifera, endler, reticulata" ise asıl durumu belirleyen tür isimleridir. Bir de "alt tür" kavramı var. Bunu da kısaca bir örnekle açıklamaya çalışayım:

Gambusia (cins) affinis (tür) affinis (alt tür)

Gambusia (cins) affinis (tür) holbrooki (alt tür)

Yeri geldikçe bu tür bilgileri paylaşmaya devam edeceğim dostlarım. Taksonomi konusunda bilgisi olanlar da katkıda bulunurlarsa oldukça faydalı bir bilgi kaynağı olacaktır.

7 Mart 2019 Perşembe

Yerel akvaryum kurulumu hakkında kısa bilgiler

Yerel akvaryum kurulumu hakkında kısa bilgiler«02 Nisan 2009, 19:08:27 tarihli arşivimizden»


Giriş:

Ülkemize ait bir sulak alanı ev veya ofis ortamında canlı bir öğe olarak akvaryum çalışması halinde hazırlama durumu çoğu zaman merak konusu olsa da aslında eylem yönünden pek ilgi gören bir konu olmamıştır. Şükür ki olmamıştır... Çünkü bilinçsizce ve kontrolsüzce doğaya açılma eylemleri bazen doğaya zarar verme gibi olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Bunun ana nedenleri arasında, akvaryum hobisinin bir "sektör" oluşu ve konuyla "hobi" olarak ilgilenen pek çok kişinin akvaryum hobisini bir gelir kaynağı olarak görmesi ve pek çok hobicinin "yaptığım masrafın ne kadarını azaltsam iyidir" şeklinde bir anlayışa sahip olarak işi alışveriş konusuna vurması yer almaktadır.

İşin maddi kısmı -bana göre- her ne kadar en tehlikeli kısmı olsa da bu başlıkta bahsetmek istediğim konu ve vermek istediğim bilgiler, bu konu ile tamamen "hobi, merak" anlamında ilgilenenlere ve doğayı maddiyat için sömürmeyenleredir.

Bu başlıkta; ülkemize ait bir biyotop akvaryumu kurarken nelere dikkat etmemiz gerektiğine, hazırladığımız yapay unsurun (akvaryum ne kadar doğayı andırırsa andırsın, ne kadar doğal görünüme sahip olursa olsun "yapay" bir ortamdır) gerçeği yansıtması için nasıl bir yol izlememiz gerektiğine değineceğim. Yer yer "ihtiyoloji" bilimine teğet geçeceğiz, yer yer "botanik" bilimini hafiften sıyırcağız, yer yer doğa sporlarından esintiler taşıyacağız, fotoğrafçılık yeteneğimizi konuşturmaya çalışacağız, coğrafya bilimi ile içiçe olacağız. Çünkü akvaryum hobisi ciddi olarak ele alındığında pek çok bilim ve sanat dalı ile (ihtiyoloji, botanik, biyoloji, fizik, kimya, coğrafya, fotoğrafçılık, peyzaj ve hatta psikoloji) içiçe olan bir uğraştır. Benim için bir hayli zevkli bir başlık olacak. Çünkü gezmeyi, incelemeyi, araştırmayı, deneyimlerimi yazmayı çok severim. Umarım okuyanlar için ve okuduklarını yorumlayan ve hatta var ise deneyim ve bilgilerini paylaşanlar için de yararlı ve eğlenceli bir başlık olur.

Ülkemiz sulak alanlarında birçok canlı yaşamaktadır:

Akvaryum hobisinde genellikle uygulamalar "tropikal" çalışmalardır. Malavi akvaryumları, Amazon biyotop akvaryumları, Tanganyika akvaryumları, Güneydoğu Asya karma akvaryumları en çok uygulanan akvaryum tipleri olmuştur.

Peki, ülkemizin herhangi bir sulak alanı akvaryum çalışması olarak yansıtılabilir mi? Bu soruya en kısa cevap, yine bir soru cümlesi ile olacaktır: Neden olmasın?

Ülkemiz, sulak alan ve canlı varlığı açısından en zengin ülkelerden biridir. Ülkemiz sularında doğal olarak bulunan pek çok canlı türü akvaryum ortamında bakılabilecek özelliklere sahiptir. 

Balıklarımız:

Tüm Aphanius balıkları; özellikle A. mento, A. villwocki, A. burduricus, A. danfordii: Bu balıklar, "killifish" grubundandırlar. Çok hareketli, güzel görünümlü, hareketleri oldukça ilginç türlerdir. Aphanius türlerinin pek çoğu ülkemizde doğal olarak bulunur. Bazıları ise (A. villwocki, A burduricus gibi) sadece ülkemizde bulunur. Nadide canlılardır.


Aphanius villvocki:



Barbatula barbatula: Sazangiller (Cypriniformes) takımının Cobitidae ailesinden sevimli balıklardır. Akvaryumlarımızın tropikal sakinlerinden makrakantaların uzaktan akrabalarıdırlar.

Barbatula barbatula:


Rhodeus amarus: Sazangiller ailesinden bir balıktır. Üreme döneminde aldığı renkler tropikal balıklrı aratmaz. Üreme davranışları çok ilginçtir. Midyelerin içine yumurtalarını bırakırlar. Yabancı ülkelerde akvaryum balığı olarak değerlendirilmektedir.

Rhodeus amarus:


Tinca tinca: Sazangiller ailesinden bir balıktır. "Kadife balığı" ve "kadife sazan" olarak da bilinir. Davranışları Japon balıkları ve sazan balıkları gibidir. Bir dönem bunlardan beslemiştim. Göl kıyısında bulduğum yaralı bir balıktı. Eve götürüp tedavi etmiştim. Tedavi süreci bittiğinde geldiği göle geri bırakmıştım. Fotoğraflarını yabancı sitelerde paylaştığımda, özellikle tropikal memleketlerde yaşayan hobicilerin çok ilgisini çekmişti.

Tinca tinca:


Perca fluviatilis: Bildiğimiz levrek... Rengarentir. Davranışlanı sihlid ailesini andırır. Onların yakın akrabasıdır zaten. Olta balıkçılığında aranan bir balıktır. Şartlar uygunsa (büyük ve kayalık bir akvaryum, soğuk su vesaire) yerel biyotop akvaryumlarında bakılabilirler.

Perca fluviatilis:


Gobius fluviatilis: Bildiğimiz kaya balığı... Amiyane tabirle tipleri biraz kayıktır. Ama renk ve desenleri bölgeden bölgeye değişkenlik gösterir. Davranışları sihlid balıkları gibidir. Zaten sihlidlerle uzak akrabadırlar.

Gobius fluviatilis:


Örnekleri çoğaltabiliriz. Yukarıda kısaca değinilen balıklar, ülkemize ait bir sulak alanın akvaryum çalışması halinde sunulmasında kullanılabilecek balıklardan sadece birkaç tanesidir.

Bitkilerimiz:

Sulak alanlarımızda doğal olarak bulunan pek çok bitki de yerel akvaryum çalışmalarında kullanılabilecek özelliklere sahiptir. Lemna minor, Ceratophyllum demersum, Myriophyllum spicatum, Fontinalis antipyretica, Potamogeton natans, Ludwigia repens, Elodea canadensis, Ricciocarpus natans, Najas marina Hottonia palustris, ve çeşitli nifüfer türleri (Nymphaea alba vs) ülkemizde doğal olarak bulunmaktadırlar. Bu bitkilerin pek çoğu tropukal akvaryumlarda da yaşatılabilmektedir.

Paludaryum tipi akvaryumlara uygun olan yarı sucul pek çok bitki türü de ülkemizde doğal olarak bulunmaktadır. Bu bitkilerden bazıları Plantago major, Nasturtium officinale, Sagittaria sagittifolia, Brachythecium rutabulum, Lunularia cruciata bitkileridir.


Bitkilerimizle ilgili ayrıntılı bilgileri zaman zaman sunmaktayız: Bitkili akvaryumlar, akvaryum bitkileri

Ceratophyllum demersum:

Myriophyllum spicatum:

Lemna minor:

Amfibyumlarımız:

Ülkemiz suları, amfibyumlar açısından da zengin sayılır. Ülkemiz sularında doğal olarak bulunan çeşitli semender ve kurbağlar, özellikle paludaryum tipi akvaryumlarda bakılabilecek özelliklere sahiptirler. Şeritli ağaç kurbağası (Hyla arborea) ve Triturus semenderleri, paludaryum tipi akvaryumlarda sıklıkla bakılan canlılar arasındadır.

Hyla arborea:

Triturus vittatus:


Omurgasız hayvanlarımız:

Ülkemiz suları, omurgasız hayvanlar açısından da oldukça zengindir. Sularımız, tatlı su salyangozları, karidesler, yengeçler, midyeler, sucul böcekler açısından oldukça zengindir. En bilinen sucul omurgasızlarımız Gammarus pulex ve Potamon fluviatile adlı canlılardır.

Görüldüğü gibi, ülkemiz sularında yaşayan canlı türleri çoktur. Yukarıda saydığımız balıklar, omurgasızlar, semenderler, bitkiler sadece örnektir. Yani sulak alanlarımızın doğal sakinleri sadece yukarıda anlattığımız birkaç canlı ile sınırlı değildir.

Yerel bir akvaryum çalışması yapmak için gerekenler:

Yerel bir akvaryum çalışması yapabilmek için gereken ilk şart, yeterli akvaryum bilgisine sahip olabilmektir. Sonuçta yerel de olsa, tropikal de olsa akvaryum bilgisi geneldir. Akvaryumda bakılacak canlı türü ister ülkemizde doğal olarak bulunan bir sazangil türü olsun, isterse tropikal bir sihlid olsun, kurallar değişmez. Canlının hayatını sağlıklı bir şekilde devam ettirebilmesi ve doğal davranışlarını "akvaryum" adı verilen yapay ortamda sergileyebilmesi için genel akvaryum bilgilerine sahip olmalıyız.

İyi bir gözlemci olabilmek, doğayı iyi tanımak ve gözlemlemek, araştırmacı bir kişiliğe sahip olmak yerel bir akvaryum çalışması yapabilmek için gerekli olan şartlardan biridir. Gözlem yapabilme yeteneğiniz ne kadar güçlü olursa, doğayı ne kadar iyi tanıyorsanız, araştırmacı bir kişi iseniz bu tür bir akvaryum çalışması yapabilmeniz bir o kadar kolay olur.

Ülkemize ait herhangi bir sulak alanın biyotop akvaryumunu kurabilmeniz için öncelikle yapmanız gereken şey, hangi sulak alanımızın biyotop akvaryumunu kuracağınıza karar vermektir. Sakarya Nehri mi? Van Gölü mü? Burdur Gölü mü? Kızılırmak mı? Bafra Deltası mı, Menderes mi? Veya bir başka sulak alanımızın biyotop akvaryumu mu? Benim yapmış olduğum ve ülkemizin ilk yerel biyotop akvaryumu olan "Kızılırmak Biyotop Paludaryumu"na ait fotoğraflar aşağıdadır. Bana İSAK'ın (İstanbul Akvaryum Kulübü) düzenlediği etkinlikte ödül getiren bu paludaryum, ülkemizin ilk yerel biyotop paludaryumu idi. Millet Malavi biyotopuyla, Tanganyika biyotopuyla, Amazon biyotopuyla vs ile uğraşırken ben Kızılırmak Biyotop Paludaryumunu hazırlayıp herkesi şok etmiştim. Gerek yerli akvaryum sitelerinde, gerekse yabancı akvaryum sitelerinde epey bir ilgi toplamıştı bu akvaryum. Daha sonra taklitleri çoğaldı elbette.












Sonuç olarak;

Hangi sulak alanımızın biyotop akvaryumunu kuracağınıza karar verin.

Biyotop akvaryumunun, taklit edilen biyotopa birebir uyması gerekir. Bunu elde edebilmeniz için kuracağınız sulak alanı çok iyi inceleyin ve araştırın. Şu sorulara cevap bulmaya çalıştığınızda işiniz kolaylaşacaktır:

a) Akarsu mu, göl mü, bataklık mı? Akıntı var mı, yok mu?

b) Taban bölgesinin özellikleri neler? İnce kum mu, balçık mı, çakıl mı?

c) Su altında ve su kıyısında bitki varlığı nasıl? Hangi bitkilerden var? Ne sıklıktalar?

d) Su altında hayvan varlığı (balık, omurgasız, amfibyum vs) nasıl? Hangi türlerden var?

e) İncelediğiniz sulak alanın geneli kayalık tipte mi, ağaç kökleri mi var, her ikisi birden mi var? Başka özellikleri neler?

Yukarıdaki soruları cevapladığınızda, kuracağınız akvaryum bir biyotop akvaryumu olacaktır. Bundan sonraki konu, canlıların yaşatılması ile ilgili konulardır. Bunun için şu sorulara yanıt aramalısınız:

a) Su sıcaklığı kaç C derece?

b) Suyun özellikleri (pH, sertlik gibi özellikleri) nasıl?

Peki bu soruları neden sormalıyız?

Başta da belirttiğim gibi, kurmayı planladığımız akvaryum yerel biyotop akvaryumu da olsa sonuçta bir akvaryumdur ve genel akvaryum bilgileri bu konuda hayati önem taşımaktadır. Yaygın akvaryum tipleri olan tropikal akvaryumların örnekleri çok fazla (belki yüzbinlerce) olduğundan dolayı, tropikal akvaryumlarla ilgili bilgilere çok kolayca ulaşabilirsiniz. Örneğin; herhangi bir akvaryum sitesinde veya forumunda, herhangi bir akvaryum dergisinde veya kitabında Amazon Nehri'nin çeşitli özellikleri verilmiştir. Amazon Nehri'nin pH'ı genelde 7'nin altındadır, su sıcaklığı 24-30 C arasında değişir, geneli -yağmur ormanlarının içinden geçtiği için- ağaç kökleri ve ağaç kalıntıları ile doludur, yavaş akan bir nehir olmasına rağmen müthiş büyüklükte bir su hacmine sahip olmasından dolayı Amazon balıklarında sık aralıklarla su değişimi yapılır.

Peki, Kızılırmak ile ilgili neler biliyoruz? Kızılırmak'ın pH'ı nedir? Su sıcaklığı değişkendir, ama ne kadar? Kızılırmak'ta su kaç C derecedir? Peki ya Sakarya Nehri, Van Gölü, Burdur Gölü, Porsuk Çayı, Fırat, Dicle, Salda Gölü ve diğer sulak alanlarımızla ilgili bilgiler? Bu tür bilgilere ulaşmak çoğu zaman zor olur. Birebir araştırma, yerinde inceleme gerekir. 

Sulak alanlara yapılan yolculuklarda bundan dolayı su değerlerini ölçebileceğimiz bir araç gereç (en azından pH ölçebileceğimiz bir malzeme), su sıcaklığını ölçebileceğimiz bir termometre işimize yarayacaktır. Bunları aslında bir başka başlık altında sunmayı planlıyorum; "sulak alanlara yapılacak yolculuklarda kullanılan malzemeler" diye bir konu düşünüyorum. Neyse, onu sonra düşünürüz.

Ülkemizin suları -sıcak su kaynakları haricinde- serin sulardır. Kış mevsiminde genellikle 0 C'ye yakın, yaz mevsiminde ise 18-22 C'dir. Besleyeceğimiz canlı türlerinin, oluşturacağımız akvaryumdaki sıcaklığı tolere edebilmesi gerekmektedir. Ülkemiz sulak alanlarında bulunan pek çok bitki türü (özellikle de su altındaki bitkiler) 20-22 C'den yüksek sıcaklıkları tolere edemezler. Ülkemiz sulak alanlarında bulunan balıklar da genellikle 5-20 C sıcaklık arasında sağlıklı olarak yaşamlarını sürdürebilirler. Kuracağımız yerel biyotop akvaryumunda bu hayati öneme sahip bir konudur.

Yerel biyotop akvaryumlarında dikkat edilmesi gereken en önemli konulardan biri de doğada dünyaya gelmiş bir canlının (özellikle de balıklar) akvaryum ortamına uyum sağlaması konusudur. Hatta sıkıntı yaşanması muhtemel konuların başında bu konu gelmektedir. 

Peki, doğadan alınan bir balığı akvaryum ortamına nasıl alıştırmalıyız? Öncelikle; balığın yaşadığı doğanın gerek dekor olarak, gerekse su sıcaklığı ve su özellikleri olarak birebir hazırlandığı bir akvaryum kurduğunuzu varsayalım.Akvaryumunuz ne kadar taklit etmek istediğiniz yerel sucul biyotopa benzerse benzesin, balıkların akvaryum ortamına alışması sabır ve dikkat isteyen bir süreç olacaktır.

Balığın sürü balığı olup olmadığını, akvaryumu kurmadan önce araştırmalısınız ve doğada gözlemlemelisiniz. Sürü balığı olan ve en az 5-10 bireylik sürüler halinde yaşayan bir balığı akvaryumda tek olarak veya yeterli bireye sahip olmayan bir grup halinde beslemeye kalkışırsanız, balığın akvaryum ortamına alışamaması çok büyük bir ihtimaldir. Ve sonuç hüsran olacaktır. En basitinden, balık yem almayı reddedecektir. Ki yem alma konusu bir başka maddenin konusudur, bir sonraki maddemiz bununla ilgilidir.

Yemlenme konusu, doğadan alınan balıklarla ilgili olarak en önemli konulardandır. Doğadan akvaryuma aktarılan balıklar, çoğu zaman yem almayı reddederler. Akvaryumun balığın geldiği doğayı birebir taklit ediyor oluşu da çoğu zaman pek bir şey ifade etmez. Balık, doğada nelerle besleniyor? Eğer bu soruya tam cevap verebiliyorsanız, durumu muhtemelen kurtarırsınız. Her ne kadar balık türlerinin doğadaki beslenme alışkanlıkları ile ilgili olarak genel bilgiler pek çok kaynakta kabaca anlatılmış olsa da, balığı aldığınız ortamda bu balıkların nelerle beslendiğini kendinizin gözlemlemenizde yarar vardır. Aynı tür balıkların birbirinden farklı veya birbirinden uzak alanlardaki beslenme alışkanlıkları ufak tefek de olsa değişkenlik gösterebilir. Ülkemiz balıklarının pek çoğu "hepçil" beslenmektedir. Yani etçil ve otçuldurlar. Canlı yemler sunmak, akvaryum ortamına ilk kez girmiş bir balığın akvaryum ortamına alışmasına ilk aşamada yardımcı olacaktır. Sıvı vitaminler (Bemiks gibi) bu aşamada işe yarayabilir.

Balıkları kesinlikle stresten uzak tutmalısınız. Bu zaten genel bir akvaryum kuralıdır. Akvaryum ortamında üretilmiş balıklar için de bu geçerlidir. Ki doğadan gelen, ömründe insan görmemiş, ömründe gürültü nedir bilmemiş bir balık için bu daha önemli bir konudur. Yani akvaryum ortamına alışmakta olan bir balığı strese sokmaktan kaçının. Akvaryumun camına vurmayın, akvaryumun bulunduğu ortamda onları rahatsız edecek kadar çok gürültü çıkmamasına dikkat edin, aydınlatmayı mümkünse düşük tutun, fotoğraf çekmeniz gerekiyorsa flaş kullanmamaya 
Epey uzun zaman önce açmışım bu başlığı. Forumu kontrol ederim arada bir. Giderebileceğim eksiklikler falan varsa bunları gidermeye çalışırım.

Biyotop akvaryumu kurma hakkında bilgiler

Biyotop akvaryumu kurma hakkında bilgiler
«06 Şubat 2010, 01:19:17 tarihli arşivimizden»


Giriş:

Akvaryum hobisi, bir anlamda doğayı evimize taşıma isteğimizin bir yansımasıdır. Güzel bitkiler, hoş bir su altı görünümü, başta balıklar olmak üzere yaşayan ve üreyen su canlıları izlemek, gerçekten çok eğlenceli bir şey...

Doğal bir akvaryum kurmak, yapay öğelerden mümkün olduğunca uzak durarak doğa taklidi bir su parçasını evde bulundurmak, pek çok akvaristin sevdiği ve yapmak istediği (başardığı durumlarda da haklı olarak gurur duyduğu) bir şeydir.

Biyotop nedir?

Bu yazımda sizlere "biyotop" kavramından bahsedeceğim ve biyotop akvaryumu kurma konusuyla ilgili bazı temel bilgileri elimden geldiği kadar sunmaya çalışacağım.

Biyotop akvaryumu konusuna değinmeden önce, "biyotop" kavramının ne olduğuna değinmemiz ve bu kavramı tanımlamamız gerekiyor.

Biyotop kavramının en sade, en anlaşılır ve en kestirme tanımı şu şekildedir: İngilizcesi "biotop" şeklinde olan bu kavram, "yaşam mekanı, yaşam ortamı" anlamına gelmektedir. Latince "bios" (yaşam) ve "topos" (bölge, alan) sözcüklerinin birleşiminden oluşturulmuş bir sözcüktür. "Canlıların üzerinde yaşadığı, canlıların yaşamları için gerekli kaynakları barındıran bölge" anlamına gelir.

Biyotop akvaryumu nedir?

Biyotop akvaryumu, sucul bir alanın taklit edilerek yansıtıldığı akvaryum tarzıdır. Dolayısıyla, biyotop akvaryumlarında belirli bir bölge seçilir ve o bölgenin canlıları akvaryumda barındırılırken, dekorasyon ve su değerleri de o bölgeye benzetilir. Balığından bitkisine, omurgasızlarından taban malzemesine kadar seçilmiş olan bölge taklit edilir.

Örneğin, "X bölgesi biyotop akvaryumu" kuracağız. X bölgesinin;

  1. Dekorasyonunu taklit edeceğiz. Bölge kayalık mı? Kumluk mu? Bataklık görünümünde ve yer yer suların yükseldiği, ağaç köklerinin çok yer kapladığı bir alan m?
  2. Yine dekorasyonla ilgili olarak; bitki açısından zengin mi, yoksa bitki varlığı az mı? Ne tür bitkiler var, hangileri?
  3. Balıklarla ilgili olarak; hangi balık türleri X bölgesinde yaşamakta?
  4. Su özellikleri anlamında; pH nasıl, düşük mü, yoksa yüksek mi? Su sıcaklığı nasıl? X bölgesi tropikal bir bölge mi, değil mi? X bölgesi çok akıntılı ve hareketli bir suya mı sahip, yoksa durgun bir su mu?
  5. Akvaryum ortamında bakılabilecek omurgasız çeşitleri (salyangozlar, karidesler, yengeçler vs) var mı?
Belli başlı biyotop akvaryumu tipleri:

Kim ne derse desin, akvaryum dünyasında en çok taklit edilen 4 ana biyotop vardır: Güney Amerika biyotop akvaryumları, Güneydoğu Asya biyotop akvaryumları, Tanganyika biyotop akvaryumları, Malavi biyotop akvaryumları.

Bu biyotop akvaryumlarının özelliklerini kısa kısa açıklayalım:

Güney Amerika biyotop akvaryumları:

Güney Amerika dendiğinde akla gelen nehir, Amazon'dur. Dünyanın en büyük nehirlerinden biri olan bu nehir, büyüklü küçüklü kollarıyla Güney Amerika'nın pek çok bölgesini kaplar.

Güney Amerika Biyotop Akvaryumları İçin Uygun Balıklardan Bazıları: Güney Amerika'dan binlerce çeşit balık vardır. Bir kısmını burada anmak gerekiyor.

Karasin (Characin) balıkları:
Kardinal tetra (Paracheirodon axelrodi)
Neon tetra (Paracheirodon innesi)
Siyah neon tetra (Hyphessobrycon herbertaxelrodi)
Kırmızıburun tetra (Hemigrammus rhodostomus ve Hemigrammus bleheri)
Siyah tetra (Gymnocorymbus ternetzi)
Serpaye tetra (Hyphessobrycon eques)
Siyah fantom tetra (Hyphessobrycon megalopterus)
Kırmızı fantom tetra (Hyphessobrycon sweglesi)
Limon tetra (Hyphessobrycon pulchripinnis)
Buenos Aires tetra (Hyphessobrycon anisitsi)
Silver Dolar (Metynnis hypsauchen & others)
Kırmızı piranha (Pygocentrus nattereri)
Rombeus piranha (Serrasalmus rhombeus)
Cüce kalem balığı (Nannostomus marginatus)
Tek çizgili kalem balığı (Nannostomus unifasciatus)
Üç çizgili kalem balığı (Nannostomus trifasciatus)
Balta balıkları (Carnegiella strigata, Gasteropelecus sternicla)

Güney Amerika sihlidleri:
Apisto grubu sihlidler (Apistogramma agassizii, Apistogramma bitaeniata, Apistogramma cacatuoides)
Mikrogeophagus grubu cüce sihlidler (Mikrogeophagus ramirezi, Mikrogeophagus altispinosus)
Körkafa (Laetacara curviceps)
Diskus (Symphysodon aequifasciatus, Symphysodon discus)
Melek balığı (Pterophyllum scalare ve Pterophyllum altum)
Astronot balığı (Astronotus ocellatus)
Yeşil terör (Aequidens rivulatus)

Güney Amerika kedi balıkları:
Çöpçüler (Callichthyidae ailesinin tüm cinsleri ve türleri; komando çöpçü, bronz çöpçü, juli çöpçü, panda çöpçü ve diğerleri)
Otocinclus cinsindeki tüm türler
Vatozlar (Hypostomus, Ancistrus, Hypancistrus, Pseudacanthicus, Chaetostoma, Glyptoperichthys ve benzeri cinslere giren türler)

Canlı doğuran balıklar:
Endler (Poecilia wingei)
Lepistes (Poecilia reticulata)

Diğerleri:
Leptolebias minimus (Çubuklu kuyruk inci killifish)
Gümüş arovana (Osteoglossum bicirrhosum)
Paraguay stingray (Potamotrygon histrix)
Potamotrygon stingray (Potamotrygon motoro)

Not: Burada saydığım bazı balıklar av, bazıları avcı konumundadır. Bazıları ise insan için bile tehlikeli olabilir. Her ne kadar biyotop akvaryumu kurmak için doğayı taklit etmemiz gerekiyor olsa da, akvaryumlar kapalı ortamlar olduğu için av olan balıkların kaçma şansı kalmayacaktır. Dolayısıyla, akvaryum ortamında av-avcı ilişkisi tam anlamıyla kurulamayacağı için (avın avcıdan kaçması ve kurtulması mümkün olmadığı için, illa ki av olacağı için) av ve avcıları aynı akvaryumda bulundurmak sakıncalıdır. 

Güney Amerika bitkileri: Daha önce de belirttiğimiz gibi, "Güney Amerika" dendiğinde akla gelen şey Amazon Nehri'dir. Amazon Nehri dendiğinde ise -bölgeye göre değişkenlik göstermekle birlikte- zengin bir bitki varlığından söz edilebilir.

Echinodorus türleri, Lilaeopsis türleri, Samolus parviflorus, Alternanthera reineckii, Bacopa lanigera, Cabomba türleri, Heteranthera zosterifolia, Ludwigia inclinata, Myriophyllum aquaticum, Potamogeton gayii, Najas guadalupensis, Tonina türleri, Limnobium laevigatum gibi bitkiler Güney Amerika biyotop akvaryumlarında rahatlıkla kullanılabilir.

Güney Amerika su yapısı ve su altı görünümü: Amazon Nehri, en geniş ve en derin nehirlerden biridir. Pek çok yerde, yağmur mevsiminde düzlükleri de kaplamaktadır. Bundan dolayı, Güney Amerika'daki tropikal ormanları da düşündüğümüzde en çok bilinen dekorasyon malzemesi suya batıp çürümüş ağaç kökleridir.

Amazon Nehri'nin sularının pH'ı 4,5-7,5 arasında değişir. Geneli asidiktir.

Su sıcaklığı güneye indikçe düşse de, en düşük sıcaklık 20-22 C civarındadır.

Bazı Güney Amerika biyotop akvaryum örnekleri:



Güneydoğu Asya biyotop akvaryumları:

Güneydoğu Asya'daki tatlı sular, akvaryum dünyasına kazandırılmış pek çok canlının anavatanıdır. Özellikle bitki varlığı ve balıklar açısından oldukça zengin olan bu bölge, akvaryum hobisi için çok önemli bir yere sahiptir.

İlk önce Güneydoğu Asya balıklarına bir bakalım.

Güney Amerika Biyotop Akvaryumları İçin Uygun Balıklardan Bazıları: Güneydoğu Asya, labirentli balıkların anavatanıdır. Ve pek çok sazansı çeşidi bu bölgede yaşar. Şimdi bunları ve akvaryum hobisine kazandırılmış diğer bazı balıklardan kısaca bahsedelim.

Labirentli balıklar:
Beta (Betta splendens, Betta pugnax, Betta pi)
Cennet balığı (Macropodus opercularis)
Cüce gurami (Colisa lalia)
Bal gurami (Colisa chuna)
İnci gurami (Trichogaster leerii)
Üç benekli gurami (Trichogaster trichopterus)
Altın gurami (Trichogaster trichopterus)
Ayışığı gurami (Trichogaster microlepis)
Yılan derili gurami (Trichogaster pectoralis)
Çikolata gurami (Sphaerichthys osphromenoides)
Öpüşen gurami (Helostoma temminkii/temminckii)
Dev gurami (Osphronemus goramy ve Osphronemus laticlavius)

Sazansılar (Cyprinid balıklar):
Tetrazon (Puntius tetrazona ya da Barbus tetrazona)
Pentazon (Puntius pentazona)
Kiraz barb (Puntius titteya)
Tinfoil (Barbonymus schwanenfeldii)
Bala şark (Balantiocheilus melanopterus - "köpekbalığı" diye satılırlar ama köpekbalıklarıyla hiçbir ilgileri yoktur)
Kırmızı yüzgeçli köpekbalığı (Epalzeorhynchos frenatum - "köpekbalığı" diye satılırlar ama köpekbalıklarıyla hiçbir ilgileri yoktur)
Kırmızı kuyruklu köpekbalığı (Epalzeorhynchos bicolor - "köpekbalığı" diye satılırlar ama köpekbalıklarıyla hiçbir ilgileri yoktur)
Uçan tilki (Epalzeorhynchos kalopterus)
SAE - Siyam alg yiyen balığı (Crossocheilus siamensis)
CAE - Çin alg yiyen balığı (Gyrinocheilus aymonieri)
Rasbora (Trigonostigma heteromorpha)
Noktalı cüce rasbora (Boraras maculatus)
Zebra danio (Danio rerio)
Dev danio (Danio malabaricus)
Makrakanta (Chromobotia macracanthus)
Kuhli (Pangio kuhlii)

Diğerleri:
Pancaks killifish (Aplocheilus panchax panchax)
Kırmızı gökkuşağı balığı (Glossolepis incisus)
Altın arovana (Scleropages formosus)
Yılanbaş (Channa sp)
Ateş yılanbalığı (Mastacembelus erythrotaenia)
Cüce balon balığı (Carinotetraodon travancoricus)
Sekiz desenli balon balığı (Tetraodon biocellatus)
Arı gobi (Brachygobius sp)

Güneydoğu Asya bitkileri: Java yosunu (Vesicularia dubyana), tüm Cryptocoryne türleri, Vallisneria türleri, Rotala türleri, Microsorum pteropus (Java eğreltisi), Hygrophila türleri (bizde "limon, çınar, zeytin, tütün" adlarıyla satılır), Nymphaea stellata bitkileri Güneydoğu Asya biyotop akvaryumlarında bakılabilir.

Güney Amerika su yapısı ve su altı görünümü: Aslında Güneydoğu Asya tatlı sularının ilginç bir karakteristik görünümü yoktur. Yani "Malavi, Tanganyika" denince akla kayalık alanlar gelir ve "Amazon, Güney Amerika" dendiğinde akla hemen batık ağaç kökleri gelir. Güneydoğu Asya biyotop akvaryumlarında az miktarda kaya kullanmakta (sadece tabanda dekorasyon amaçlı) sakınca yoktur. Bununla birlikte, ağaç kökleri de kullanılabilir. Java yosunu ve Java eğreltisi zaten genellikle ağaç köklerine tutunarak gelişen bitkilerdir.

Güneydoğu Asya suları tropikaldir. Yani sıcaklıkları 25-28 C arasındadır. pH da bölgeden bölgeye değişkenlik gösterir, 5-7 arasında değişir. Dolayısıyla Güneydoğu Asya biyotop akvaryumlarında pH'ı canlılara göre ayarlamak gerekmektedir.

Bazı Güneydoğu Asya biyotop akvaryum örnekleri:



Tanganyika Biyotop akvaryumları:

Afrika'nın büyük göllerinden biri olan Tanganyika Gölü, akvaryum hobisinde çok önemli bir yere sahiptir. Bu bölümde Tanganyika biyotopu üzerinde duracağız.

Tanganyika Akvaryumları İçin Uygun Balıklardan Bazıları: Tanganyika'da sihlid türleri yaşar. Başka tür balıklar da vardır ama Tanganyika dendiğinde akla bazı sihlidler gelir.

Tanganyika sihlidleri:
Frontosa (Cyphotilapia frontosa)
Süslü juli (Julidochromis ornatus)
Marlieri (Julidochromis marlieri)
Tropheus (Tropheus duboisi, Tropheus bemba)
Lamprologus (Lamprologus ocellatus, Lamprologus stappersi)
Limon sihlid (Neolamprologus leleupi)
Brikardi (Neolamprologus brichardi)
Daffodil (Neolamprologus pulcher)

Kedi balıkları:
Synodontis multipunctatus
Synodontis petricola

Tanganyika bitkileri: Tanganyika Gölü'nde, akvaryum dünyasında tanınmış bitki türleri yoktur. Yani Güney Amerika dediğimizde akla bazı bitki türleri gelse de, Tanganyika dendiğinde akla pek bitki gelmez. Ancak, pek çok Tanganyika akvaryumunda bazı bitkiler kullanılmaktadır. Özellikle bitikilere pek zarar vermeyen brikardi balıklarının yaşadığı akvaryumlarda... Ancak, Tanganyika Gölü'ne ait olmayan bitkilerin kullanıldığı Tanganyika akvaryumları ne kadar biyotop akvaryumu sayılır, bu da ayrı bir konudur.

Tanganyika Gölü su yapısı ve su altı görünümü: Tanganyika Gölü, çoğunlukla kayalık yapılıdır. Bununla birlikte, çok geniş kumlu alanlar da bulunur. Akvaryumun dekorasyonu da buna göre yapılmalıdır.

Oldukça derin bir göl olan Tanganyika, tropikal bir bölgededir. Bundan dolayı su sıcaklığı ortalama 24-27 C arasındadır. Ancak, derin bölgelerde su sıcaklığı 23-24 C'ye kadar düşmektedir.

Tanganyika Gölü'nün pH'ı 8-8,5 arasındadır.

Bazı Tanganyika biyotop akvaryum örnekleri:



Malavi Biyotop akvaryumları:

Afrika'daki önemi göllerden biridir. Tanganyika dendiğinde akla sihlid gelmesi gibi, Malavi dendiğinde de akla sihlidler gelir. Sihlid türlerinin pek çoğu bu gölde yaşar.

Tanganyika Akvaryumları İçin Uygun Balıklardan Bazıları: Yukarıda da bahsettiğim gibi, Malavi Gölü'nün baskın balıkları sihlidlerdir. Bu gölde sihlidlerden başka balıklar yaşasa da çoğu akvaryum hobisi için önemli sayılmaz.

Malavi sihlidleri:

A) Mbuna grubu:
Auratus (Melanochromis auratus)
Johanni (Melanochromis johannii)
Kenyi (Pseudotropheus lombardoi)
Aurora (Pseudotropheus aurora)
Elegant sihlid (Pseudotropheus elongatus)
Malavi zebra (Pseudotropheus estherae)
Kobalt mavisi sihlid (Maylandia callainos)
Sarı prenses (Labidochromis caeruleus)
Tapir (Labeotropheus fuelleborni)
Mavi prenses (Labidochromis freibergi)

B) Mbuna olmayan sihlidler:
Yaşayan kaya (Nimbochromis livingstonii)
Venüstüs (Nimbochromis venustus)
Yunus (Cyrtocara moorii)
Borley sihlid (Copadichromis borleyi)

Malavi bitkileri: Malavi Gölü'ndeki bitki varlığı da Tanganyika Gölü'ndeki gibidir. Önemli bir bitki varlığı yoktur. Zaten Malavi sihlidleri bitkileri yemeye eğilimlidir. Dolayısıyla, Malavi biyotop akvaryumlarında da genellikle bitki kullanılmaz.

Malavi Gölü su yapısı ve su altı görünümü: Bu gölde kayalık alanlar çok geniş yer kaplar. Mbuna grubu balıklar geslemek için akvaryumu taş ocağına çevirmek gerektiğini söylersem abartmış sayılmam. Mbunalar, kayalık bölgeler arasında dolaşmaya ve yuvalanmaya bayılırlar. Kayaların üzerinde çıkan yosunları kemirirler. Öte yandan, mbuna olmayan balıklar için kayalık alanlarla birlikte geniş kumluk alanlar oluşturmak önemlidir.

Malavi Gölü de tropikal bir bölgededir. Dolayısıyla, su sıcaklığı 24-27 C arasındadır. pH ise Tanganyika Gölü gibi yüksek seviyededir. 8-8,5 civarındadır.

Bazı Malavi biyotop akvaryum örnekleri:




Glossostigma elatinoides

Glossostigma elatinoides
«11 Kasım 2009, 01:37:40 tarihli arşivimizden»

Glossostigma elatinoides:

Anavatanı Avustralya olan bu bitki, bakımı zor bitkilerden biridir. Yumuşak suları ve zengin taban malzemelerini severler. Ayrıca aydınlatma güçlü olmalıdır. 

Akvaryumdaki ışık yeterliyse, tabanı halı gibi kaplarlar. Işığın yeterli olmadığı akvaryumlarda, tabanı halı gibi kaplamaktan ziyade yukarı doğru uzamaya başlarlar.

Bu bitkiler için iyi bir aydınlatma sistemi, CO2 ve gübre takviyesi, yumuşak bir su şarttır. Bu koşulların sağlanamadığı durumlarda bu bitki yaşatılamayabilir.

Bu güzel bitki, taban malzemesinin üzerinde ilerleyerek yayılır. Uzayan kısımlar kesilerek bir başka yere aktarılabilir, bu şekilde üretimi yapılabilir.


Cabomba türleri

Cabomba türleri
«28 Aralık 2009, 17:26:55 tarihli arşivimizden»

Cabomba aquatica:

Habitat: Güney Amerika

pH: 6.5 - 7.5

Sıcaklık: 20-26 C

Işık İhtiyacı: Orta

CO2 İhtiyacı:  Gelişimi açısından olması fayda sağlar.

Yükseklik:  30–140 cm

Genişlik: 9–18 cm

Genel Yorum: Açık yeşil ve parçalı su altı yapraklarına sahiptir. Gelişiminde yüksek ışık ve hareketli su yapısı çok önemlidir. Dekor için gruplar halinde dikimleri yapılmalıdır. Patlayan filizlerin kesilip dikilmesi yöntemiyle çoğaltılabilir.

Cabomba aquatica:

Cabomba caroliniana:

Habitat: Güney Amerika

pH: 5.0 - 7.5

Sıcaklık: 18-26 C

Işık İhtiyacı: Orta

CO2 İhtiyacı:  Orta

Yükseklik:  30-100 cm

Genişlik: 5–10 cm

Genel Yorum: Cabomba türlerinin en kolaylarından biri olmasına rağmen yine aydınlatmanız belli bir düzeyin üzerinde olmalıdır. Uygun şartlarda hızlı gelişir.

Cabomba caroliniana:

Cabomba piauhyensis (Cabomba furcata):

Habitat: Güney Amerika

pH: 5.0 - 7.0

Sıcaklık: 20-26 C

Işık İhtiyacı: Yüksek

CO2 İhtiyacı:  Orta-Yüksek

Yükseklik:  20–60 cm+

Genişlik: 5–10 cm

Genel Yorum: Çok şiddetli ışık, çok iyi gübreleme ve CO2 desteği gerektirmektedir. Bakımı tecrübe ister. Uygun şartlarda büyümesi hızlıdır.

Cabomba piauhyensis (Cabomba furcata):


5 Mart 2019 Salı

Akvaryum bitkilerinin beslenmesi

Akvaryum bitkilerinin beslenmesi
«01 Ocak 2010, 16:55:49 tarihli arşivimizden»


Bitkiliakvaryum.com sitesinden alınarak derlenmiştir.



Akvaryum bitkilerinin beslenmesi - Bölüm: 1

Besinlerin pek çoğuna çok küçük miktarlarda ihtiyaç duyulmasına rağmen, eksiklikleri durumunda hayati önem taşıyan biyolojik fonksiyonlar düzgün bir şekilde gerçekleştirilemeyecektir. Düzenli beslenme sağlanamadığı takdirde sağlık sorunları ortaya çıkacak ve bitkiler hastalanacaktır. Bitkilerin beslenmesinde yer alan besin çeşitliliği çok fazla sayıdadır ve bitkilere ulaştırılabilmesi için pek çok farklı yöntem mevcuttur. Bu pek çok besinin farklı fonksiyonları göz önüne alındığında, akvaryumdaki miktarları ve önem sıraları belirlendiğinde uygun gübrelemenin gerçekleştirilmesi için nelere ihtiyaç duyulduğu da ortaya çıkmış olacaktır.

Makro ve mikro (eser) besinler:

Bitki besinleri bitkiler tarafından duyulan ihtiyaç miktarlarına bağlı olarak genellikle makro ve mikro besinler olarak iki grup halinde tanımlanmaktadırlar.

Makro besinler bitkiler tarafından daha büyük miktarlarda ihtiyaç duyulan besinlerdir. Bunlar Fosfor(P), Hidrojen(H), Kalsiyum(Ca), Karbon(C), Magnezyum(Mg), Nitrojen(N), Oksijen(O), Potasyum(K) ve Sülfür(S) olarak sayılabilir. Makro besinlerin pek çoğu akvaryum ortamında zaten hazır olarak bulunmaktadır. Örneğin Oksijen ve Hidrojen gereğinden fazla bir şekilde (H2O yani su haliyle) her zaman vardır, Kalsiyum ve Nitrojen ise genellikle mevcuttur. Kalsiyum sadece çok yumuşak sularda düşük seviyelerde bulunabilmektedir, Nitrojen ise biyolojik filtrasyon ve/veya organik artıklar neticesinde ortaya çıkmakta ve bitkiler tarafından Amonyum ya da Nitrat şeklinde abzorbe edilmektedir. Bu nedenle normal şartlar altında bir akvaristin ihtiyaç duyacağı asıl makro besinler Karbon, Magnezyum, Fosfor, Sülfür ve Potasyum olacaktır.

Mikro besinler ise bitkiler tarafından çok az miktarlarda ihtiyaç duyulan ve bu nedenle genellikle eser elementler olarak adlandırılan besin kaynaklarıdır. Mikro besinler başlıca Boron(B), Bakır(Cu), Manganez(Mn), Molibden(Mo), Klor(Cl), Nikel(Ni), Demir(Fe) ve Çinko(Zn) olarak sayılabilir. Bitkilerin sağlığı açısından hem makro hem de mikro besinler aynı derecede hayati öneme sahiptirler. Bu makro ve mikro besinlere bu besinlerin sentezi için gerekli olan enerjinin kaynağı olan ışık da dâhil edildiğinde bitkilerin ihtiyaç duyabileceği her şey ifade edilmiş olacaktır. Sağlıklı bir bitki akvaryumunda bu üçlünün tamamının yeterli ve sürekli olarak bulundurulması bitkili akvaryumların oluşturulmasının temel kaidesidir. Bunların arasında ortaya çıkabilecek bir dengesizlik istenmeyen alg oluşumları, yetersiz ya da kötü görünümlü bitki gelişimi ve hatta bitkilerin ölümü gibi nedenleri ortaya çıkaracaktır.

Makro besinler bitki anatomisinde hücreler, proteinler ve yağlar gibi daha yapısal bileşenler için tüketilirken, mikro besinler hücresel bazdaki fonksiyonlar ve enzimlerin aktivasyonu için tüketilirler. Bu bağlamda mikro besinler bitki biyolojisinin kontrol ve idaresi açısından önemli olarak addedilirler. Bu eser elementler piyasadan edinilebilecek pek çok sıvı gübre içeriğinde ve aynı zamanda musluk suyunda bulunabilmektedir, ancak sıklıkla akvaryumlarımızda hem bitkiler hem de organik moleküllere bağlanmaları neticesinde çok hızlı bir şekilde tükenirler ve bu nedenle düzenli olarak takviye edilmeleri gerekir. Mikro besinler hakkında bilinmesi gereken bir başka husus ise bitkilerin tüketim miktarıyla karşılaştırıldığında bitkinin bünyesinde kendisine çok uzun süreler yetecek şekilde bunları depolayabildikleridir. Dolayısıyla bu elementlerde oluşabilecek bir eksiklin kendini göstermesi makro besinlerdeki kadar hızlı olmayacaktır. Önemli olan bu eksikliğin kronik hale gelmemesidir. Diğer mikro besinlere göre daha fazla miktarlarda kullanıldığı için demiri kapsam dışında bırakacak olursak genel olarak diğer mikro besinleri daha uzun aralıklarla takviye etmek te mümkün olabilecektir.

Besinlerin kaynakları:

Akvaryum ortamında ihtiyaç duyulan besinler bitkilere pek çok farklı kaynaktan sağlanabilir. Bitkiler ihtiyaç duydukları besinleri hem yaprakları hem de kökleri vasıtasıyla aldıklarından, bu besinlerin hem suda hem de zeminde (substrat) mevcut olması sağlanmalıdır. Bu besinlerin su içerisinde bulunmasını sağlayacak sıvı gübreler ile zeminde bulunmasını sağlayacak katı gübreler (tablet, bitki kumu, toprak, kil, gibi arasındaki en önemli fark, zemindeki besinlerin çok daha uzun süre mevcudiyetlerini koruyabilmelerine karşılık, suda bulunanların belirli aralıklarla takviye edilmesi gerekliliğidir. Substrat bazı besinler açısından bir depo özelliği taşımaktadır. Substrat içerisinde oksijen seviyelerinin ve su hareketliliğinin minimum seviyelerde olması burada bulunan besinlerin başka yerlere taşınmasını, oksitlenmesini ve bitkiler tarafından kullanılmayacak hale gelmesine neden olmak üzere karbonatlarla bağlanmasını engellemektedir. Ayrıca, pek çok substrat içinde zamanla oluşan yüksek miktardaki organik çökelti besinlerle bağlanan doğal şelatlar yaratmaktadır ve bu sayede uzun bir dönem için bol miktarda besin her zaman mevcut olacaktır. Substrat gübrelemesi için farklı malzemelerin karışımı ya da tablet gübreler kullanılabilir.

Zengin içerikli substratlar:

Piyasada kullanıma hazır, zengin besin içerikli ürünler büyük çeşitlilikte mevcuttur ve bu ürünler tek başlarına zemin malzemesi olarak kullanılabildikleri gibi, başka bir takım kumlarla da karıştırılarak bir arada kullanılabilmektedir. Bu substratlar bitkiler tarafından ihtiyaç duyulan ve genellikle akvaryumun kendi döngüsü ile oluşmayan, yetersiz kalan, su değişimlerinde eklediğiniz musluk suyunda da bulunmayan pek çok besin maddesi açısından oldukça zengindir. Bu şekilde kurulmuş olan bir akvaryumda bu besinler suya uzun bir dönem içinde yavaş bir şekilde salınacağından gübreleme için bir çözüm yolu oluşturmaktadır. Bu hazır zeminler marka, model ve kullanım şekline göre 6 ay ile 2 sene içinde tükenmektedir. Ancak yukarıda da değinildiği gibi zamanla zeminde oluşacak ve daha aşağılara doğru nüfuz ederek tabana yerleşecek olan organik çöküntüler tabanın zenginleşmesine neden olacak ve tükenen zemin gübresinin yerine geçerek aynı işlevi sağlayacaktır. Bitkili akvaryumlarda tabanı karıştırarak yapılan dip çekimlerinin bir mahsuru da bu zenginleşmeyi engellemesidir ve bu nedenle uygulanmaz. Zeminin böylesine zengin bir hal alması da tipik olarak 6-12 ay arası bir zaman gerektirir. Bu hazır zeminlerin kullanılmasının nedeni de bu dönem aşılıp mevcut zemin kendiliğinden oluşana kadar geçecek olan dönemi kapsamaktır.



Tablet gübreler:

Tablet gübreler daha lokal bir besin takviyesinin uygulanması gerektiği durumlar içindir. Bu tabletler daha konsantre yapıda zemin takviyeleridir ve genlikle demir açısından da zengindirler. Bazı çok hızlı gelişen bitkiler ve Cryptocoryne-Echinodorus gibi bitkilerde bu şekilde lokal uygulamalar iyi sonuç vermektedir. Ayrıca bazı yavaş gelişen bitkilerin besin alımları da yavaş olduğundan diğer bitkilerle besin alımında rekabetlerinde onlara avantaj sağlamak için de kullanılabilirler. Tabletler hiçbir zaman taban için tek başına/komple çözüm olarak görülmemelidir. Aksine sadece lokal çözümler için düşünülmelidir. Ayrıca besin açısından zengin bir zeminin mevcudiyeti durumunda çoğu zaman tablet kullanımı gereksizdir.



Sıvı gübreler:

Bugün akvaryum ürünleri satan mağazalarda sıvı gübre olarak kullanılabilecek pek çok ticari ürün yer almaktadır. Ayrıca amatör kullanıcıların kendi hazırladıkları bazı gübre karışımları da mevcuttur. Ancak bu ürünlerin büyük bir dikkat ile iyi hesap edilerek ve takip edilerek kullanılması gereklidir. Neticede aşırı gübreleme ile istenmeyen alg sorunlarına ve metal zehirlenmelerine davetiye çıkarıyor da olabilirsiniz. Genel olarak konuşmak gerekirse, sıvı gübre alırken ne kadar öderseniz onun karşılığını alırsınız demek pek yanlış bir tanımlama olmayacaktır. Çünkü bazı özel/kaliteli ürünler vardır ki, bunlarda gerek duyulan besinlerden, gerektiği miktarlarda bulunmaktadır ve bir besinin az gitmesi, diğerinin ise daha çok gitmesi gibi durumlarla da karşılaşılmaz.



Sıvı gübrelerin bir başka avantajı da akvaryuma şelatlanmış demir takviyesinin mümkün olmasıdır. Demir bir mikro besin olduğu ve az miktarlarda kullanıldığı halde, şelatlanmış bir şekilde akvaryuma takviye edilmediği durumlarda çoğunlukla eksikliği görülen bir besindir. Sıvı gübreler içinde yer alan besinlerin bir kısmı kısa süre içinde diğer elementlerle bağlanma ya da oksidasyon nedeniyle kullanılamayacak hale gelirler. Bu nedenle akvaryuma bu besinlerin düzenli olarak ilave edilmesi gereklidir.

Sıvı veya katı gübrelemeler neticesinde akvaryuma istenilen/hedeflenen düzeylerde besin takviyesi yapmanın pek çok farklı yöntemi vardır. Bunlardan bir tanesi ve daha profesyonel olanı düzenli olarak ve kısa aralıklarla akvaryumdaki besin değerlerini test ederek gerekirse düzeltmeler yapmaktır. Diğeri ise tüm dünyada çok daha yaygın olarak kullanılan tahmin yöntemidir. Bu yöntemde esas bitkilerin ihtiyaç duydukları besinlerin suda her zaman tükenmeyecek bir şekilde hazır bulunmasını sağlamak ve haftalık düzenli ve büyük ölçekli su değişimleriyle de besinlerin belli değerleri aşmasını engellemektir.

Karbondioksit (CO2) takviyesi:

Çoğu bitkili akvaryumda dışarıdan CO2 takviyesi bitkilerin sağlıklı gelişimi için hayati önem taşımaktadır ve sıklıkla da genel gelişimi belirleyen faktör durumundadır. Yeterli CO2 seviyelerinin oluşmadığı durumlarda, bitkiler etkili fotosentezi gerçekleştiremezler ve bu nedenle de temel fizyolojik fonksiyonlarını gerçekleştirmek için gerekli enerjiyi üretemezler. Akvaryumlara CO2 takviye etmenin pek çok yolu vardır. Akvaryum ortamında kendiliğinden oluşan CO2 balık ve bitkilerin solunumu neticesinde ortaya çıksa da, çok daha büyük bir kısmı bakterilerin organik maddeleri işlemeleri neticesinde ortaya çıkmaktadır. Çoğu toprak esaslı ve oturmuş zemine sahip akvaryumda, zemin bu sayede bitkiler tarafından kullanılmak üzere sürekli bir şekilde CO2 salınımı yapacaktır. Ancak bu proses neticesinde ortaya çıkacak olan CO2 miktarı gene de minimum seviyelerde olacak ve bol bitkili akvaryumlar için yeterli gelmeyecektir. Bu nedenle harici CO2 takviyesi önem taşımaktadır. Ayrıca hava ve su sirkülâsyonu sürekli olarak büyük miktarlarda CO2 kaçağına neden olacağından bu takviye biraz daha önem kazanmaktadır.

Günümüzde hobiciler için kullanıma uygun pek çok farklı teçhizat piyasadan kolaylıkla edinilebilmektedir. Bunlar arasında suya CO2 salınımı yapan tabletler, kimyasallar, fermente ve elektroliz sistemleri, basınçlı CO2 tüpleri sayılabilir. Bu sistemlerin tümünde CO2 gazı doğrudan akvaryum suyuna dâhil edilmektedir. Buradaki amaç ise CO2 gazının su ile sürekli temasını sağlayarak bitkiler tarafından abzorbe edilmesini mümkün kılmaktır.



Akvaryum bitkilerinin beslenmesi - Bölüm: 2

İlk bölümde genel olarak akvaryum bitkilerinin ihtiyaç duyacağı besinlere kısaca değinmeye çalıştık. Sağlıklı bir gelişim sağlanmak isteniyorsa bu besinlerin akvaryum ortamında sürekli olarak bulundurulması gerektiği aşikârdır. Peki bu besinlerin eksik oldukları ya da daha önemlisi hangisinin eksik olduğunun belirlenmesi ise biraz daha gözlemleme ve teorik bilgiye ihtiyaç duyar. Herhangi bir besin eksikliğini analiz edebilme konusunda pek çok önemli husus bulunmaktadır.

Bir bitkili akvaryumda işlerin yolunda gitmesini sağlamak için gerekli olan besin seviyelerinin tespit edilmesinde bitkilerin gelişim durumlarını analiz etmek en etkili yöntemdir. Düşük gelişim akvaryumlarında (low-tech, düşük ışıklandırma ve CO2 takviyesiz ortamlar) bitkiler genellikle gözle görülebilir herhangi bir eksiklik belirtisi göstermezler. Ancak hızlı gelişim akvaryumlarında (high-tech, yüksek ışıklandırma ve CO2 takviyesi) bitkiler o kadar hızlı gelişim göstereceklerdir ki, sıklıkla pek çok besini tüketeceklerdir. Hızlı gelişim akvaryumlarında dahi herhangi bir eksikliği görebilmek için öncelikle en hızlı gelişim gösteren bitkilere göz atmak gerekmektedir. Yavaş gelişim gösteren bir Anubias bitkisinde bir eksikliği tespit edebilmek 1–2 hafta sürebilecekken, hızlı gelişim gösteren herhangi bir Hygrophilia türünde aynı eksiklik 1–2 gün içinde kendini gösterecektir.

Besin eksikliklerinin gözlemlenmesinde bakılacak ilk husus, bozulmanın daha ziyade bitkilerin eski yapraklarında mı yoksa yeni yapraklarında mı olduğunun belirlenmesidir. Bu sayede eksikliğe neden olabilecek mineral türlerinde bir sadeleştirme yapmak mümkün olabilecektir. Bu minerallerin bir kısmı mobil (taşınabilir) besinler olarak adlandırılmaktadır. Bundan kasıt bitkinin ihtiyaç belirmesi durumunda yetersiz olan besini kendi bünyesi dâhilinde eski yapraklarından çekip, yeni çıkacak olan yapraklara taşıyabiliyor olmasıdır. Bunun neticesinde de bu mobil besinlerin yetersizlikleri öncelikle eski yapraklarda ortaya çıkacaktır. Bunların dışında kalan besinlere ise immobil (taşınamaz) besinler denir ki bunlarda eski yapraklardan alınamayacak olan besinlerdir. Bunun neticesinde oluşacak beslenme bozuklukları ise yeni yapraklarda ve gelişim uçlarında kendini gösterecektir. Mobil besinler arasında nitrojen (N), fosfor (P), potasyum (K), magnezyum (Mg) ve çinko (Zn) sayılabilir. İmmobil besinler arasında ise boron (B), kalsiyum (Ca), bakır (Cu), demir (Fe), manganez (Mn) ve sülfür (S) yer almaktadır.

Besinlerin bitkiler üzerinde ne işe yaradıkları ve eksiklikleri durumunda nelerin ortaya çıkabileceği tanımlanmaya çalışılmış olsa dahi, bu konu hiçbir zaman için kesin bir bilimsel açıklama olarak verilmemiştir. Bazı beslenme bozukluğu belirtileri pek çok farklı besine karşılık gelebilmektedir. Bazı durumlarda ise bir besinde oluşabilecek yetersizlik ya da fazlalık, karşılıklı etkileşim nedeniyle bir başka besinin bitki tarafından kullanılmasına engel olabilmektedir. Ayrıca bir besinin aşırı yetersiz olduğu durumlarda bitkinin göstermiş olduğu işaretler ile aynı besinin daha düşük seviyelerdeki yetersizliği durumunda aynı bitkinin gösterebileceği işaretler birbirinden tamamen farklı olabilmektedir. 2+2'nin her zaman 4 etmediği işte bu ortamda sürekli gözlem ve tecrübenin geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu tecrübeyi edinirken de hangi besinlerin bitkiler tarafından kullanıldığını, hangi besinin ne işe yaradığını, eksikliğinin bitkinin hangi kısmında ve ne şekillerde kendini gösterebileceğini biliyor olmak gerekmektedir. Aşağıda bu doğrultuda sizlerle paylaşmak için hazırladığım bitki besinleri ve beslenme bozukluklarına ilişkin analizlerimi aktarmaya çalışacağım.

Yukarıdaki grafikte akvaryumlarımızda daha bol miktarlarda kullanılan ve beslenme bozukluklarını daha çabuk ve kolay gösteren dal (stem) bitkilerden birisi temsili olarak kullanılmıştır. Bu resimde belli başlı bazı besinlerin eksikliklerinin bitki üzerinde ne gibi sorunlara neden olduğu görülmektedir. Örnekte verilen beslenme bozuklukları bitkiler üzerinde en sıklıkla tespit edilen ve daha ziyada problemin ilk başladığı erken safhalardaki görünümlerini resmetmektedir. Daha önce de değinildiği gibi pek çok nedene bağlı olarak (özellikle ilerlemiş safhalar ve besin grupları arasındaki etkileşim) bu görünüm çok daha farklı şekilde de karşımıza çıkabilecektir.

Şimdi ise sırasıyla bitki akvaryumunda az ya da çok bulunması gereken besin maddelerinin her birine biraz daha detaylı olarak değinelim:

(Toplam) nitrojen (N):

Nitrojen mobil özellikte bir makro besindir. Aşırı düzeylere varan bir eksikliği bitki akvaryumlarında çok nadiren karşılaşılan bir durumdur. Yukarıda toplam deyiminin kullanılmasının nedeni bu elementin sularımızda pek çok farklı formda mevcut olabilmesinden kaynaklanmaktadır. Toplam nitrojen organik ve inorganik formlar olarak iki ana gruba ayrılabilir.  İnorganik forma giren türevler arasında nitrat (NO3-), nitrit (NO2-), iyonlanmış amonyak (NH4), iyonlanmamış amonyak (NH3+) ve nitrojen gazı (N2) sayılabilir. Amino asitler ve proteinler ise organik formu oluştururlar. NH4 ve NO2- dışında kalan nitrojen türevleri aşırı yüksek değerlere ulaşmadığı sürece faunaya zarar vermezler. Bitkilerin her türden nitrojen kaynağını kullanabileceği bilinen bir gerçektir. Örneğin NH4 bitkilerin daha kolay kullanabildiği bir nitrojen kaynağı olmasına rağmen alglerin de en fazla tercih ettiği besin kaynağıdır ve bitkilere göre çok daha hızlı tepki vermektedirler. NH4 seviyelerindeki bir yükselmeye algler birkaç saat içinde karşılık vereceklerdir ve genellikle yeşil su oluşumu kaçınılmaz olacaktır. Bu nedenle NH4 içeren bazı tablet gübreleri, saksı bitkileri için kullanılan torf ve benzeri maddeler ile karasal bitki gübrelerinin kullanılması tavsiye olunmaz. Nitrifikasyon bakterilerine barınma imkanı sağladığı ve dolayısıyla da suda oluşabilecek NH4 fazlasının daha basit türevlere dönüşmesini sağlayacağı için bitkili akvaryumlarda biyolojik filtrasyon ve büyük filtreler kullanılması tavsiye edilmektedir. Bitki ve alglerin varlığını sürdürebilmesi için son derece büyük öneme sahip bir temel besin grubudur. Bitkilerin enzimleri, proteinleri ve amino asitleri üretebilmesinde (dolayısıyla varlıklarını sürdürebilmelerinde) temel yapı taşıdır. Toplam nitrojenin yetersiz kalması durumunda bitki ve alglerin gelişimlerinin de yavaşladığı bilinmektedir. Nitrojen yetersizliğinin ortaya çıktığı durumlar toplam nitrojen (TN) oranının, toplam fosfata (TP) olan oranının 10 ve altında olduğu durumlardır (yani TN/TP < 10). Fosfat ya da potasyum gibi besinlerdeki bir yetersizlik gelişimi yavaşlatırken, nitrojen yetersizliği gelişimi tamamen durdurabilir ve ardından tümden bozulmayı başlatabilecektir. Nitrojen seviyelerinin (NO3 göz önünde bulundurulursa) 10ppm seviyelerinin altına düşmemesi, 15-20ppm civarında tutulması tavsiye olunur. Bu eksikliğin belirmesi durumunda bitkilerde ortaya çıkacak olan gelişim bozuklukları ise öncelikle yaşlı yapraklarda kendini gösterecektir. Bu yapraklarda açık yeşilin ardından sarıya dönen bir renk değişimi gözlenecek ve bitki genel olarak daha açık yeşil bir renge sahip olacaktır. Aynı sararma dallarda da görülebilecek ve dallar daha cılızlaşacaktır. Yetersizliğin çok ileri safhalara varması durumunda yaşlı yapraklarda ölüm başlayacaktır. Antosiyanin (renk verici bir pigment) içeren bitkilerde ise yapraklarda kırmızımsı bir renk gözlemlenebilir. Daha genç yapraklarda ve yeni sürgünlerde ise erken yaşlanma ve sararma ortaya çıkarken büyüme çok yavaş olacak ve durabilecektir.

(Toplam) fosfor (P):

Fosfor mobil özellikte bir makro besindir. Bu besin bitki akvaryumlarında hep yanlış anlaşılmış ve alg oluşumuna neden olan ve pek fazla bir faydası olmayan bir element olarak değerlendirilmiştir. Yüksek ışığın algin nedeni olduğunun söylenmesi gibi bu da eski ve geçersiz bir teoridir. Tüm canlı organizmaların bünyesinde fosfor mevcuttur. Hücre membranlarının bir bileşeni olarak, bir enerji kaynağı olarak, DNA ve RNA üretimine imkan veren bir element olarak, kök oluşumu, çiçeklenme ve tohumlanmanın en önemli unsuru olarak ve pek çok diğer bio-kimyasal proses açısından büyük önem taşır. Fosfor organik ve inorganik fosfat olarak iki farklı formda mevcut olabilmektedir. Organik formuna örnek olarak balık artıkları, yemler, bozulan bitki parçacıkları, bakteriyel prosesler kaynak olarak gösterilebilir. İnorganik formuna ise dışarıdan takviye edilen gübreleri, pH sabitleyicileri örnek verebiliriz. Organik fosfat herhangi bir hücrenin direk olarak bir bileşeni ya da bir başka element(ler)le reaksiyona girerek oluşturduğu yeni bir bileşen olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu türden fosfatın kullanılabilmesi için bakteriler tarafından parçalanması gerekecektir. İnorganik fosfat ise bitkilerin direkt olarak kullanabileceği türdür. Standart akvaryumlarda bulunan fosfatın %90’dan fazlası organik fosfattır. Örneğin 5 gramlık bir pul yem sudaki organik fosfat seviyesini 0,4ppm artıracaktır. Piyasadan edinebileceğiniz bir test kiti sudaki toplam fosfatı değil sadece kullanılabilir inorganik fosfat seviyesini gösterecektir. Bitki gelişimi için gerekli olan tüm diğer faktörlerin mevcut ve yeterli olduğunu farz edersek fosfor eksikliği sadece gelişimi yavaşlatacaktır. Nitrojen eksikliğindeki gibi gelişim tamamen durmayacaktır ancak gelişimi yavaşlatmanın yanı sıra diğer besinlerin de alınmasını ve kullanılmasını durdurabilecektir. İşte bu aşamada alg oluşumu tetiklenmiş olacaktır. Bitkili akvaryumlar bitki miktar ve çeşitliliği, ışık ve diğer etkenler açısından farklı düzeylerde gereksinimler gösterseler de fosfor (PO4) seviyelerinin 0,5-2ppm aralığında tutulması tavsiye olunur. Fosfat eksikliği tüm mobil besinlerde olduğu gibi kendisini yaşlı yapraklardan göstermeye başlar. Yaprak uçlarından ve kenarlarından başlayarak, yaprak damarlarının arasına doğru yayılan bir sararma görülecektir. Daha ileri aşamalarda yaprak dökülmeleri gözlemlenebilir. Yeni yapraklara ve yaprak oluşumuna bakılacak olursa oldukça büyük bir yavaşlama görülecektir. Renkli bitkiler yeşil kalabilirken, yeşil bitkiler ise daha koyu yeşil bir renk alacaklar ve boyut olarak daha küçük kalacaklardır. Bu koyu renk bazı durumlarda fosfatın demir ile reaksiyona girmesi ve fosfatın kullanılamaz hale gelmesi neticesinde de ortaya çıkabilmekte ve ardından bitkinin ölümüne neden olabilmektedir. Çiçek ve tohum oluşumu tamamen duracaktır.

Potasyum (K): 

Potasyum mobil özellikte bir makro besindir. İleri düzey hobiciler tarafından genellikle potasyum seviyeleri 10-20 ppm aralığında tutulmaya çalışılmaktadır. Ancak güvenilir potasyum test kitlerini bulmak pek mümkün olmadığı gibi bu konuda hangi değerlerin ideal değerler olduğuna dair kesin bir bilgi de bulunmamaktadır. Gene de bu konuda bir avantajımız olduğu söylenebilir. Çünkü potasyumun fazlasının herhangi bir zararına ya da olumsuz bir etkileşimde bulunduğuna dair kesin bir bulgu yer almamaktadır. Piyasada yer alan hemen her ticari üründe potasyum bol miktarda bulunabildiği gibi kendi hazırlayabileceğiniz gübreler için hammadde bulunması da oldukça kolaydır. Potasyum diğer makro besinlere göre genellikle hakkında daha az bilgi sahibi olunan (bu nedenle sıklıkla da ihmal edilen) ancak bitki bünyesinde son derece hayati öneme sahip bazı fonksiyonların yerine getirilmesi için anahtar rolü olan bir elementtir. Bu elementin daha iyi tanınabilmesi için bitki üzerinde etkisi olan fonksiyonlara yakından bir bakmakta fayda olduğunu düşünüyorum:

Enzim aktivasyonu: 

Enzimler bir takım kimyasal reaksiyon için katalist olarak kullanılırlar. Bir reaksiyonun oluşabilmesi için diğer bazı molekülleri birleştirirler. Potasyum bu şekilde bitki gelişiminde yer alan 60 farklı enzimi harekete geçirir. Potasyum bu işlemi gerçekleştirirken enzim moleküllerinin fiziksel yapılarını değiştirerek kullanılabilir hale gelmesini sağlar. Ayrıca bitki bünyesinde yer alan pek çok organik anyonu ve diğer bazı bileşenleri nötrleyerek, bitki bünyesinde enzim reaksiyonları için optimum seviye olan 7-8 pH değerinin oluşmasını sağlar. Hücre içinde yer alan potasyum miktarı kaç enzimin aktive edilebileceğini ve kimyasal reaksiyonların hangi oranda gerçekleşebileceğini belirler.

Stomatal aktivite: 

Bitki yapraklarının alt yüzeylerinde yer alan ve karbondioksit, su ve oksijen alış verişini sağlayan gözeneklere stomat adı verilmektedir. Bu stomatların açılıp kapanmalarını düzenlemesi açısından bitkiler gene potasyuma ihtiyaç duyarlar. Bu stomatların düzenli çalışabilmesi, fotosentez, su ve besin iletimi ve bitkinin soğutulabilmesi açısından hayati önem taşır.

Fotosentez: 

Potasyumun fotosentezdeki rolü biraz karmaşıktır. Potasyum tarafından enzimlerin harekete geçirilmesi ve bu şekilde adenosin trifosfat (ATP) üretimine müdahil olması fotosentez hızının ayarlanması üzerinde etki etmektedir. Bu etkisi muhtemelen potasyumun stomatal aktivite üzerindeki etkisinden daha önemlidir. CO2 ve suyu bir araya getirerek şekeri oluşturabilmek üzere ışık enerjisi kullanılırken, ilk aşamada açığa çıkan enerjiye ATP adı verilir. Daha sonra ATP pek çok farklı kimyasal reaksiyon için enerji kaynağı olarak kullanılır. ATP üretimi esnasındaki elektriksel yük dengesi potasyum iyonları tarafından sağlanır. Bitkiler potasyum yetersizliği ile karşılaştığında fotosentez hızı ve ATP üretim hızı düşer ve ATPye bağımlı olan tüm fonksiyonlar da yavaşlar. Aksi durumda ise bitkinin solunumu artar ve bir aşamadan sonra bu durum bitkinin gelişim ve büyümesini yavaşlatabilir. Akvaryumlarımızda gördüğümüz pek çok bitkide, yapraklar ışığa doğru tam açılarak daha fazla ışık alabilmeye çalışırlar ya da aksine ışıktan zarar görmemek için yukarı ya da aşağı doğru kapanırlar. Bu sayede fotosentez hızını da ayarlayabilirler. Yapraklarda görülen bu hareketlenme de gene potasyumun belirli bazı dokularda içeri ya da dışarı doğru hareket ederek turgor basıncını kontrol edilebilir bir şekilde değiştirmesiyle mümkün olmaktadır.



Şekerin taşınması: 

Fotosentez sırasında üretilen şeker kullanım veya depolama maksatlarıyla bitki bünyesinde farklı yerlere taşınmak zorundadır. Bitkilerin bu taşıma sistemi için kullandıkları enerji de ATP enerjisidir. Aynı şekilde eğer potasyum yetersizse, daha az ATP ortaya çıkacak ve bu taşıma sistemi kesintiye uğrayacaktır. Şekerin yanı sıra aynı mantık çerçevesinde su, nitrat, fosfat, kalsiyum, magnezyum ve amino asitlerin de taşınabilmesi güçleşecektir. Dolayısıyla bu taşıma sisteminin düzgün işeyebilmesi açısından da bol miktarda potasyum gereklidir.
Protein sentezi: Protein sentezinin hemen her adımında potasyuma ihtiyaç duyulmaktadır. Yeterli potasyum olmasaydı, bitki gelişim proseslerinin tümünün ayarlanabilmesi için gerekli olan protein ve enzimlerin üretilmesinde gereken bitki hücrelerinde yer alan genetik kodlarda oluşamazdı. Potasyum yetersizliğinin olması durumunda kullanılabilir nitrojen ne kadar bol olursa olsun protein sentezi mümkün olamaz. Bunun akabinde ise protein hammaddeleri olan amino asitler, amitler ve nitratlar birikmeye başlayacaklardır.

Nişasta sentezi: 

Nişasta sentezi için gereken enzim de diğer pek çok enzim gibi potasyum tarafından harekete geçirilmektedir. Yetersiz potasyum seviyelerinde, nişasta miktarı düşerken, karbonhidratlar ve nitrojen bileşenleri artmaya başlayacaktır. Yüksek potasyum seviyelerinde nişastanın üretildikleri bölgelerden depolanma bölgelerine taşınmaları da daha etkin olacaktır.
Yukarıda kısaca değindiğimiz fonksiyonların ardından potasyumun ne kadar önemli bir besin olduğu gayet açıktır. Şimdi son olarak bu besinin eksik kaldığı durumlarda bitkilerin göstereceği belirtileri özetleyelim. Potasyum yetersizliğinin en karakteristik belirtisi yavaşlamış bitki gelişimi, yaprak kenarlarında sararma ya da yanmış gibi bir görünüm ortaya çıkmasıdır. Bir başka belirti olarak dallarda ve yaprak saplarında zayıflamayı da sayabiliriz. Daha ileri aşamalarda eski yapraklar üzerinde ölü bölgeler ortaya çıkmaya başlar. Bu bölgeler giderek genişleyen noktacıklar/delikler olarak fark edilebilir. Daha ileri aşamalarda yapraklar, damarlar da dahil olmak üzere tamamen sararak ölürler.

Kalsiyum (Ca): 

Kalsiyum immobil özelikte bir makro besindir. Bu nedenle bu besinin eksikliği tamamen yeni yaprak oluşumu ve gelişim uçlarında kendini göstermektedir. Kalsiyum eksikliği aşırı derecede yumuşak suların ya da sadece ters ozmoz sularının kullanıldığı akvaryumlar dışında pek rastlanılan bir durum değildir. Ancak daha sık karşılaşılan bir durum olarak aşırı sert sularda yüksek kalsiyum seviyeleri diğer bazı besinlerin, özellikle de potasyumun alınmasını/kullanılmasını kısıtlayabilmektedir. Piyasada bulunan test kitleri tamamen tuzlu su akvaryumlarında kullanılmak üzere tasarlanmış ve tatlı su akvaryumları için bu türden bir uygulama olmadığından belli bir seviye kriteri de belirlenmemiştir. Ancak GH testleri kullanılarak suyun toplam sertliğinden hareket edilerek bir sonuca varmak mümkündür. Suyun toplam sertliği, hemen her zaman hem kalsiyum hem de magnezyum elementlerinin aynı anda varolduğu kabul edilerek düşünülebilir. Aksi durumlar son derece kısıtlı ve tamamen göz ardı edilebilecek durumlardır. Bu noktadan hareketle 4-7 derece arasındaki bir GH değeri hemen hemen tüm bitki türleri için yeterli kalsiyum miktarının suda mevcut olduğu sonucunu verecektir. Kalsiyum elementinin akvaryum ortamında yetersiz olması neticesinde bitkilerde ortaya çıkabilecek beslenme bozukluklarını 3 aşamada ele alabiliriz. Kalsiyum yetersizliğinin çok düşük seviyelerde olduğu ya da sorunun ilk günlerinde karşılaşılabilecek sorunlar arasında küçük ve deforme olmuş yaprak oluşumunu, ana damarlar normal görünürken yaprak dokularının zayıflamasını, yaprakların düz görünmek yerine içe doğru bükülmesini sayabiliriz. Orta seviyelerdeki kalsiyum yetersizliklerinde ise ilk aşamanın ardından boyut olarak küçülmüş yapraklarda birdenbire beliren eğilme ve bükülmeler, yeni yapraklar üzerinde beyaz bölgeler ve yaprak kenarları gözlemlenebilecektir. Aynı zamanda kökler kısalıp, büzüşecekler ve kök uçları ölmeye başlayacaktır. Bu aşamada Vallisneria türlerine has bir bozukluk olarak, sanki daracık bir alanda sıkışarak gelişimini sürdürüyormuşçasına yaprakların kıvrılıp, birbirlerine dolandıkları görülebilir. Üçüncü ve son aşama olarak ileri düzeylerdeki yetersizlik durumlarında, yeni yaprakların neredeyse tamamen beyaz bir şekilde çıktıkları, yaprakların normal bir görünümden çok uzak, küçük toparlak oluşumlar halinde kaldıkları ve son olarak hem bitkilerin gelişim uçlarının hem de kök uçlarının tamamen öldükleri görülebilecektir.

Magnezyum (Mg): 

Magnezyum mobil özelikte bir makro besindir. Bu nedenle bu besinin eksikliği daha ziyade eski yapraklarda kendini göstermektedir. Magnezyum eksikliği de kalsiyum gibi aşırı derecede yumuşak suların ya da sadece ters ozmoz sularının kullanıldığı akvaryumlar dışında pek rastlanılan bir durum değildir. Piyasada bulunan test kitleri aynen kalsiyum testlerinde olduğu gibi tamamen tuzlu su akvaryumlarında kullanılmak üzere tasarlanmış ve tatlı su akvaryumları için bu türden bir uygulama olmadığından belli bir seviye kriteri de belirlenmemiştir. Ancak GH testleri kullanılarak suyun toplam sertliğinden hareket edilerek bir sonuca varmak mümkündür. Suyun toplam sertliği, hemen her zaman hem kalsiyum hem de magnezyum elementlerinin aynı anda varolduğu kabul edilerek düşünülebilir. Aksi durumlar son derece kısıtlı ve tamamen göz ardı edilebilecek durumlardır. Bu noktadan hareketle 4-7 derece arasındaki bir GH değeri hemen hemen tüm bitki türleri için yeterli magnezyum miktarının suda mevcut olduğu sonucunu verecektir. Ancak burada magnezyum takviyesi yapılırken dikkate alınması gereken bir husus vardır. O da, bir birim kalsiyumun GH üzerindeki yükseltici etkisi bir birim olurken, bir birim magnezyumun yükseltici etkisi ise dört birim olacaktır. Magnezyum elementinin akvaryumunuzda yetersiz olması durumunda karşımıza çıkacak olan beslenme bozukluklarına yapraklarda bölgesel ya da noktasal olarak sararmanın başlamasını, damarlar yeşil kaldığı halde yaprak kenarlarının ölmesini, antosiyanin (renk verici bir pigment) içeren bitkilerde ise yapraklarda kırmızımsı bir renk gözlemlenmesini sayabiliriz. Saz gibi tek kökten çıkan yapraklarda yaşlı/eski yaprakların ölümü sıklıkla görülmektedir.

Sülfür (S):  

Sülfür immobil özellikte bir makro besindir. Yetersizlik durumunda gelişimin duraklaması, eksi yapraklar rengini korurken yeni yaprakların solgun bir sarı renge dönüşmesi gözlemlenecektir. Eksikliğinin tespiti pek mümkün olmasa da bitki akvaryumlarımızda kullandığımız makro besin takviyeleri ve şebeke suyumuz genellikle yeterli miktarlarda bu besini ihtiva etmektedirler.

Akvaryum bitkilerinin beslenmesi - Bölüm: 3

Mikro (eser) besinler:

Dünyamızda doğal olarak kendiliğinden oluşmuş kimyasal elementlerin sadece birkaç tanesi canlı dokuları meydana getirmede yer almaktadır. Bunların içinden sadece altı tanesi (karbon, hidrojen, nitrojen, oksijen, fosfor ve sülfür) tüm canlı dokuların %99’unu teşkil etmektedir. Ancak, son derece küçük miktarlarda dahi olsa diğer bazı eser elementlerin de tüm hayati fonksiyonlar için vazgeçilmez bir önemi vardır. Bunlardan bazıları demir, bakır, kobalt, çinko ve manganez gibi sayılabilir ve tamamı yaşayan organizmalar için gereklidir. Yukarıda büyük ölçeklerde ihtiyaç duyulan makro besinleri ele aldıktan sonra şimdi de çok daha düşük miktarlarda ama vazgeçilmez bir şekilde ihtiyaç duyulan mikro besinlere bir göz atalım.

Demir (Fe):

Demir immobil özellikte bir mikro besindir. Demir akvaryum bitkilerin genel sağlık durumları ve renklenmeleri açısından önemli bir role sahiptir. Klorofil üretiminde önemli bir bileşendir. Demir aynı zamanda enerji transferi, nitrojen kullanımı ve lignin oluşturulması gibi fonksiyonları gerçekleştiren pek çok enzimin de bir bileşenidir.  Demir sülfür ile bir arada pek çok reaksiyona katalizör etkisi eden bileşikler meydana getirir. Akvaryumlarımıza katılması açısından demir iki ana şekilde karşımıza çıkar: Ferrous (Fe+2) ve Ferric (Fe+3). Fe+2 durumundaki demir bitkiler tarafından daha kolay alınabilir ve bu nedenle tercih edilen şeklidir. Demirin bu formda muhafaza edilebilmesi hazırlanan gübre karışımları içinde kullanılan şelatlayıcılarla sağlanır. Şelat maddesi ne kadar zayıf olursa (glukonat gibi) bitkiler demiri o kadar kolay kullanabileceklerdir. Ancak bu durumda da demir 8 saatten daha fazla kullanıma uygun şekilde kalamayacaktır ve yeterli fayda elde edilebilmesi için günlük olarak verilmesi gerekecektir. Daha güçlü şelat maddeleri ile (DPTA gibi) bu süre uzatılabilmektedir ancak bu seferde bitkilerin bu demiri kullanmaları zorlaşmaktadır. Bu nedenle kullanmakta olduğunuz demir gübresinin bu özelliği göz önüne alınarak dozlama yönteminizi belirlemeniz gerekir. Fe+3 formundaki demir daha seyrek bir şekilde karşılaştığımız bir formdur ve genellikle katı/tablet demir takviyelerinde sıklıkla kullanılmaktadır. Bu besinin bitkilerimizde eksik olduğu kendini solgun görünen bitkiler, yaprak ve dalların hemen hemen aynı renk tonunda görünmesi gibi belirtilerle gösterir. Taşınamaz özellikte bir besin olması nedeniyle eksiklik öncelikle yeni yapraklarda kendini gösterir. Hızlı gelişim gösteren bitkiler bu eksikliğe karşı daha duyarlıdırlar. Bazı bitkilerden örnek verecek olursak E. parvula yeterli demir aldığında daha koyu yeşil bir renk alırken, eksiklik durumunda açık yeşil/sarı bir renk alır. Ceratophyllum bitkisinin gelişim uçları pembe ile beyaz arası bir renk alacaktır. E. densa türünde ise yeşilimsi sarı ve sarı bir renklenme başlayacaktır. Yetersizliğin belirlenmesindeki ortak özellikler arasında yeni yapraklarda yetersiz klorofil oluşumu, damarlar yeşil kalırken aralarında kalan bölgelerde renk kaybı sayılabilir. Daha ileri aşamalardaki yetersizliklerde sararmaya başlamış olan yapraklar daha kırılgan ve saydam bir görünüm alarak, nihayetinde dökülürler. Yapraklar daha küçük çıkarlar ve saplarına doğru kıvrılmış vaziyette kalırlar. Kılıç yapraklı bitkilerde yeni yapraklar küçük kalırlar, boylamasına daha solgun renkte şeritler parçacıklar oluşur. Demir eksikliğinin belirmesinin yetersiz gübre takviyesinden baka nedenleri de mevcut olabilir. Aşırı fosfat takviyesi demir ile etkileşime neden olarak demirin bitkilerin kullanamayacağı bir forma dönüşmesine neden olabilir. Bu nedenle sıklıkla mikro ve makro besin takviyelerinin aynı anda değil, aralıklı olarak yapılmaları tavsiye edilir. Yüksek karbonat sertliği (KH) ve 7’nin üzerindeki pH değerinin aynı anda bulunması da demirin kullanılmasına engel olmaktadır. Soğuk ortam da bitkilerin demir yetersizliğini pekiştirmektedir.

Boron (B):

Boron immobil özellikte bir mikro besindir. Boronun öncelikli fonksiyonu hücre duvarlarının oluşmasıyla ilgilidir. Bitki bünyesindeki şeker nakli ve çiçeklenme de gene boron mevcudiyetine bağlıdır. Boron sayesinde bitkilerde sağlıklı depolama dokularının oluşumu ve hormon seviyelerinin düzenlenmesi de temin edilmektedir. İmmobil özelliği nedeniyle bu besinde oluşabilecek bir yetersizlik kendini gelişim uçlarında ve yeni yapraklarda gösterecektir. Eksiklik belirtilerinin kendilerini gösterme şekli kalsiyum yetersizliğindekine çok benzerlik gösterir. İlk aşamalarda dal ve kök gelişimi zayıflar. Yeni çıkan yapraklar buruşuk, kapalı ve daha küçük boylarda olur. Ardından hem gelişim uçları hem de yeni kökler ölmeye başlar. Yeni beliren sürgünler ölürler. Bitki akvaryumlarımızda kullandığımız eser element takviyeleri genellikle yeterli miktarlarda bu besini ihtiva etmektedirler. Düşük pH ortamları Boron yetersizliğini pekiştirmektedir.

Kobalt (Co):

Kobalt mobil özellikte bir mikro besindir. Bitkilerimizin gelişim hızını artırması ve nitrojen kullanımına katkısı nedeniyle önem taşır. Kobalt ayrıca dokularda yer alan B12 vitamininin önemli bir bileşenidir. Henüz kesin olarak doğrulanmamış olsa da kobalt pek çok enzim sistemi için aktive edici bir unsur olarak fonksiyona sahiptir. Mobil özelliği nedeniyle eksiklik kendini ilk olarak eski yapraklarda kendini gösterecektir. İlk aşamalarda klorosis, yani pek çok diğer mobil besinde olduğu gibi klorofil kaybına bağlı olarak eski yapraklarda sararma ortaya çıkar. Ardından genel olarak yeni yaprak gelişiminde bir yavaşlama/durma veya erken yaşlanma görülebilir. Eksikliğinin tespiti pek mümkün olmasa da bitki akvaryumlarımızda kullandığımız eser element takviyeleri genellikle yeterli miktarlarda bu besini ihtiva etmektedirler.

Bakır (Cu):

Bakır immobil özellikte bir mikro besindir. Bakır karbonhidrat ve nitrojen metabolizması açısından önem taşır. Hücre duvarlarının güçlendirilmesi için gereken lignin üretimi ve solmanın önüne geçilebilmesi için bitkilerin bakıra ihtiyacı vardır. Bu besin yeni yapraklarda eksikliğini ölü yaprak uçları ve içe doğru kıvrılan yaprak kenarları ile göstermektedir. Ardından gelişimin duraklaması, yaprak dökümü ve çiçek kollarının zayıflayarak yan yatmaları görülebilmektedir. Eksikliğinin tespiti pek mümkün olmasa da bitki akvaryumlarımızda kullandığımız eser element takviyeleri ve şebeke suyumuz genellikle yeterli miktarlarda bu besini ihtiva etmektedirler. Yüksek pH seviyeleri, bol miktarlardaki demir ve fosfor bitkilerin bakır alımını yavaşlatabilmektedir. Yüksek bakır miktarları bitkilerin gelişim uçlarını ve kök oluşumlarını olumsuz etkiler.

Manganez (Mn):

Manganez immobil özellikte bir mikro besindir. Manganez fotosentez, nitrojen kullanımı ve bitki metabolizması için ihtiyaç duyulan diğer bazı bileşenlerin oluşturulması için gereklidir. Bu besinin eksikliği yeni yapraklarda ölü bölgelerin (klorosis) belirmesi, ana damarların yeşil kalırken diğer bölgelerin tamamen sararması şeklinde kendini gösterecektir. Ardından gelişim tamamen durabilir. Yaprak ve yeni sürgünler fark edilir biçimde küçülürken, çiçeklenmeye de engel teşkil edebilir. Manganez demir ile ciddi bir karşılıklı etkileşim içindedir. Bu besinin eksikliğinin akvaryumlarımızda ortaya çıkmasının en büyük nedeni gereğinden fazla miktarda demir takviyesinin yapılmasıdır. Aksi şekilde manganezin fazla bulunması da mevcut olduğu halde demir yetersizliğinin belirmesine neden olabilecektir. Bunların dışında bitki akvaryumlarımızda kullandığımız eser element takviyeleri ve şebeke suyumuz genellikle yeterli miktarlarda bu besini ihtiva etmektedirler. Yüksek pH seviyeleri manganez eksikliğini pekiştirmektedir.

Molibden (Mo):

Molibden mobil özellikte bir mikro besindir. Nitrojen kullanımı, protein sentezi ve sülfür kullanımı molibden kullanımıyla gerçekleşir. Ancak ihtiyaç duyulan miktar çok çok küçük seviyelerde olduğundan çoğu bitki bu besinin eksikliğini pek göstermez. Eksikliği sıklıkla nitrojen yetersizliği ile karıştırılan molibden problemi ilk olarak yaşlı yapraklarda gösterecektir. Bitki genel yeşil görünümünü muhafaza ederken yaşlı yapraklarda damarlar arasından başlamak üzere sararma görülecek ve giderek yaşlı yaprakların geneline yayılacaktır. Aynı zamanda yaprak kenarlarında kahverengi renklenmeler belirebilecektir. Yeni yapraklar daha dar ve şekilleri deforme olmuş olarak ortaya çıkabilirler. Çiçek veren bitkilerde çiçeklenme de durabilecektir. Eksikliğinin tespiti pek mümkün olmasa da bitki akvaryumlarımızda kullandığımız eser element takviyeleri genellikle yeterli miktarlarda bu besini ihtiva etmektedirler. Düşük pH molibden alımını zorlaştırmaktadır.

Çinko (Zn):

Çinko suyun dışında yaşayan bitkiler için immobil bir besinken, su bitkileri için mobil özellikte bir mikro besindir. Enerji üretimi, protein sentezi ve gelişimin kontrolü açısından gerekli pek çok enzim sisteminin kaçınılmaz bir bileşeni olarak öenm taşır. Yetersizlik belirtileri kendini yaşlı yapraklarda yaprak uç ve kenarlarından başlayarak damar aralarına doğru yayılan bir sararma ile gösterecektir. Bu besine ait en karakteristik özelliklerden birisi ileri aşamalarda gelişim uçlarında ve yeni yaprakların oluşumunda gözlemlenecektir. Şöyle ki, nodlar (dal üzerinde yaprakların çıktığı boğumlar) arası mesafe ortadan kalkacak yeni yaprakların tamamı sanki aynı noddan çıkıyormuş gibi bir görünüm oluşacaktır. Yüksek pH durumunda bu besinin suda kullanılabilir şekilde bulunması da kısıtlanacaktır. Ayrıca soğuk ortam da yetersizliğe neden olabilmektedir. Yüksek fosfor ve demir oranları da bu sorunu pekiştirebilmektedir. Eksikliğinin tespiti pek mümkün olmasa da bitki akvaryumlarımızda kullandığımız eser element takviyeleri ve şebeke suyumuz genellikle yeterli miktarlarda bu besini ihtiva etmektedirler.

Klor (Cl):

Klor mobil özellikte bir mikro besindir. Fonksiyonlarının başında stomatal aktivite ve bitkilerin fizyolojik fonksiyonlarındaki elektriksel yükün dengelenmesi gelmektedir. Aynı zamanda bitkileri bazı hastalıklara karşı koruması açısından da büyük öneme sahiptir. Klor yetersizliği kendini damarlar arsında kalan bir sararma ve yeni yaprakların solgunlaşması ile gösterir. İlerlemiş safhalarda yaşlı yaprakların üst yüzlerinde bronzlaşma görülebilir. Eksikliğinin tespiti pek mümkün olmasa da bitki akvaryumlarımızda kullandığımız eser element takviyeleri ve şebeke suyumuz genellikle yeterli miktarlarda bu besini ihtiva etmektedirler.

Sodyum (Na):

Sodyum mobil özellikte bir mikro besindir. Potasyum yetersizliği durumunda potasyumun başta taşıma sistemi üzerindeki rolü olmak üzere bazı görevlerini çok daha zayıf bir seviyede gerçekleştirmeye yardımcı olur. Fotosentez için gerekli su dengesini değiştirerek fotosenteze de etki eder. Karbonat bileşikleri oluşturarak özellikle Elodea olarak bilinen bitki için karbon kaynağı oluşturabilir. Sodyum NaCl formunda, yani bildiğimiz tuz şeklinde sularımızda yer alır. Bu bileşenin akvaryum suyumuzad fazla bulunması durumunda bitkilerimiz su kaybına uğrayacak ve ironik bir anlatımla suyun altında susuzluktan kuruyacaktır. Suyun kaybedilmesi, bitki bünyesinden tuz yoğun ortama doğru osmoz hareketi ile suyun çekilmesi neticesinde oluşmaktadır. Bunun ardından hücre zarları hücre duvarından ayrılacak ve plazmoliz adı verilen olay gerçekleşecektir. Bu olay belli bir süre devam ettiği takdirde bitki solacak ve bir süre sonra ölecektir. Pek çok hobicinin standart akvaryumlarında bitki gelişmemesini söylemelerinin en büyük nedenlerinden biri, su değişimlerinde tuz eklemelerinden dolayı bu olayın gerçekleşiyor olmasıdır. Ancak bitki gelişimi için hayati bir önem taşımamaktadır. Eksikliğinin tespiti pek mümkün olmasa da şebeke suyumuz genellikle yeterli miktarlarda bu besini ihtiva etmektedirler.

Diğerleri:

Bu bölümde değindiğimiz başlıca mikro besinlerin dışında üzerinde kesin araştırmalar yapılmamış ve sonuçlar elde edilememiş (her ne kadar bunların karasal bitkiler üzerindeki pek çok araştırması yapılmış olsa da) pek çok başka element daha mevcuttur. Bunlardan başlıcaları Nikel (Ni), İyot (I), Florür (F), Silikon (Si), Selenyum (Se), Alüminyum (Al), Platin (Pt) ve Vanadyum (V) olarak sayılabilir. Bu elementlerin tümü kuru bitki dokularının araştırılmasında tespit edilmiş ve varsayımsal olarak pek çok fonksiyonda, özellikle de enzim sentezlerinde kullanıldıkları ifade edilmiştir.

Böylece ilk üç bölümün sonuna gelmiş oluyoruz. Son olarak basit bir tabloyla bitkilerimiz için gerekli tüm mineral elementleri yani bitki besinlerini gösterelim:

Akvaryum bitkilerinin beslenmesi - Bölüm: 4

Beslenme bozuklukları ve fizyolojik etkileri:

Buraya kadarki 3 bölümde bitkilerin beslenmesinde rol alan besinleri, bu besinlerin bitki fizyolojisindeki rol ve önemlerini, eksiklik ve fazlalık durumunda ne gibi beslenme bozukluklarıyla karşılaşabileceğimizi mümkün olduğunca detaylarıyla ortaya koymaya çalıştım. Bu son bölümü ve özellikle iki tabloyu incelediğinizde muhtemelen bu kadar detayla (belki de bir kısmı anlaşılamayacak kadar karışık ya da gereksiz diye düşünebilirsiniz) neden kafanızı karıştırdığımı düşünebilirsiniz. Ancak ben her zaman için direk sonuçlar göz önüne alınarak hareket edilmemesine ve bu aşamaya gelene kadar sistem içinde neler olup bittiğinin de kısmen de olsa bilinmesi gerektiğine inanıyorum. Hangi besinin ne işe yaradığının bilinmesi o besinle ilgili sorunların daha iyi anlaşılmasına yardım edecektir. Ayrıca benzer belirtiler birden fazla sorunun habercisi de olabileceğinden bunun da belirlenmesi kolaylaşabilecektir.

Şimdi bahsettiğim tablolara geçmeden önce son olarak beslenme bozukluklarıyla bağlantılı ya da aksine bağlantılı olduğu sanılan ve akvaryumlarımızda zaman zaman karşılaştığımız bitkilerimizle ilgili bazı olayları ve terimleri kısaca ele alalım:

Klorosiz: 

Çoğu zaman bitkilerimizde karşılaştığımız sorunlardan birisi yapraklar üzerinde noktacıklar, delikler, şeffaf ya da kahverengi/sarı bölgeler meydana gelmesidir. Bu olay bazı nedenlerden ötürü o bölgelerdeki klorofil kaybedilmesi ya da yeterli miktarda klorofil üretilememesi neticesinde ortaya çıkmaktadır ve bu olaya genel olarak klorosiz adı verilir.

Nekrosiz: 

Nekroz adı da verilen bu olayda ise ileri safhalardaki klorosizin ardından ya da daha ileri derecedeki bazı sorunların neticesinde bitki yaprağının ya da tüm bitkinin vakti gelmeden önce ölümü ifade edilmektedir.

Submerse/emerse:

Bu iki terim bitkilerimizin yetiştirilme tarzlarıyla ilgili olarak kullanılan iki yöntemi ifade etmektedir. Submerse denilen yöntemde bitkiler bizim akvaryumlarımızda yaptığımız gibi tamamen suyun altında yetiştirilirler. Emerse denilen yöntemde ise bitkiler tamamen suyun dışında ya da kısmen suyun içinde olarak yetiştirilirler. Bu yöntem daha ziyade yetiştirme çiftliklerinde, seralarda daha hızlı, sağlıklı ve sorunsuz bir gelişim sağladığı için kullanılmaktadır. Bu şekilde yetiştirilmiş olan bitkiler genellikle daha kalın/büyük ve göz alıcı renklere sahip olmaktadır. Emerse olarak yetişen bitkileri akvaryumlarımıza yerleştirip submerse gelişimlerini sürdürmelerini beklerken iki olayla karşılaşırız. Bunlardan birincisi bitki türlerine göre 1 günden 1 aya kadar sürebilen bir adaptasyon süresi gerektirmeleridir. Adaptasyon süreci içinde bu bitkilerde yaprak kaybı sıklıkla görülmektedir. İkincisi ise bu adaptasyon süresinin ardından bitkinin önceki görünümünden şaşırtıcı derecelere varabilen şekilde farklılıklar gösteren yeni bir görünüme kavuşmasıdır. Ancak bu her iki olay da son derece doğal karşılanmalıdır ve bir sorun olarak ele alınmamalıdır. Unutulmaması gereken bir diğer husus ise ülkemize ithal edilen bu akvaryum bitkilerinin neredeyse tamamına yakını emerse olarak yetiştirilmiş bitkilerdir. Kimi zaman submerse yerine sucul, emerse yerine ise yarı-sucul terimleri de kullanılmaktadır.

F0 bitkiler: 

Şakayla karışık bir ifade tarzı oldu ama sanırım hepiniz burada neyi kastettiğimi anlamışsınızdır. Pek çoğumuz doğadan (göller, dereler gibi) topladığımız bitkileri akvaryumlarımızda yetiştirmeye çalışmışızdır. Ancak çoğu zaman sonuç olumsuz olmuştur. Burada yapılması gereken kademeli bir adaptasyon sürecinin sağlanabilmesidir. Bildiğiniz üzere ülkemiz suları genellikle akvaryumlarımıza göre çok daha soğuk sulardır. Bu nedenle bitki toplama işlerinin genellikle sıcak aylarda yapılması sorunu bir derece ortadan kaldıracaktır. Bunun ardından bitkinin geldiği çevreden alınmış sudan da dahil edilmiş bir geçiş akvaryumunda bitkilerin nihai akvaryuma alıştırılmasına çalışılmalıdır. Bu süreci ortalama 1-2 hafta civarında tutmak genellikle yeterli olacaktır.

Etkileşim: 

Beslenme bozuklukları ele alındığında en az bilgi sahibi olunan ve en fazla göz ardı edilen konulardan birisi etkileşimdir. Burada etkileşimden kastetmeye çalıştığım çeşitli bir takım kimyasal reaksiyonlar oluşmasının ardından verilen besinlerin bitkiler tarafından kullanılamaz hale ya da çok fazla enerji sarf edilerek kullanılabilir hale gelmesidir. Yukarıdaki bölümlerde demir ve fosfat arasındaki etkileşim gibi bazı örnekler vermeye çalışmıştım. Bunları özet olarak 1. tabloda da görebilirsiniz. Etkileşimin beslenme bozukluklarında en önemli sebeplerden birisi olduğu unutulmamalıdır.

Bitki erimesi:

Çoğu zaman çok güzel bir formdayken beğenerek aldığımız bir bitkinin kısa bir süre geçmeden akvaryumumuzda eriyip parçalanarak yok olması bizleri en çok hayal kırıklığına uğratan olaylardan birisidir. Buna pek çok neden sayılabilir. İlk olarak yukarıda da değindiğimiz adaptasyon sürecini tekrar edebiliriz. Her bitki ortam değişikliklerinde bir adaptasyon süreci geçirecektir. Ancak yeni girdiği ortamda minimum şartların karşılanamaması, aldığımız anda yeterince güçlü olmayışı, çok yüksek N (Nitrojen) türevlerine ve/veya ağır metallere maruz kalışı bu adaptasyon süresini tamamlayamamasına neden olabilir. Bu tür adaptasyon sorunları sahip oldukları yüksek enerji ve kuvvetli bünyeleri nedeniyle emerse ortamdan submerse ortama geçen bitkilerde daha az olurken submerse ortamdan submerse ortama, yani kurulu bir akvaryumdan bir başka akvaryuma geçen bitkilerde daha fazlasıyla görülmektedir. Kök zehirlenmesi de bir faktör olabilir. Yüksek ve kompakt yapıda bir substrat altında oluşabilecek havasız paketlerde biriken zehirli gazlar kökten başlayarak bitkilerin erimesine neden olabilir. Bu tür gazların oluşmasını engellemek için çökme yapmayan ve çok ince olmayan malzemeler kullanılmalıdır. Derin ve geniş kök yapısına sahip bitkiler de bu bölgelerin oluşmasına engel olacaktır. Bitkilerin dikimi esnasında hatalı dikim nedeniyle kök ve gövdeye verilen zararlar da buna bir etken olabilir. Uygun bir cımbız kullanılması yerinde olacaktır. Bitki erimesine bir başka etken olarak su dışında uzun süre kalan bitkilerin akvaryumlarımıza tekrar dikilmesinin ardından zarar görmüş hücre yapısının destekleyebileceğinden daha fazla suyun bitki bünyesine dahil olması da sayılabilir.

Cryptocoryne erimesi: Crypto türlerinde görünen erime olayı da bitki erimesi gibi değerlendirilebilir. Ancak çok daha sık bir şekilde karşımıza çıkar. Bu olay hoşumuza gitmese de genellikle normal karşılanması gereken bir durumdur. Önemli ortam değişimlerinin ardından (buna akvaryum değişimi ve hatta aynı akvaryumda yer değişimi de dahildir) bitki zeminin üzerinde kalan tüm dal ve yapraklarını kaybedebilir. Böyle bir durumla karşılaşıldığında diğer bitkilerin aksine, bitkinin zeminin altında kalan kısmına hiçbir şekilde müdahale edilmeden zaman verilmesinin ardından sıklıkla yeni ortama adapte olmuş yeni yaprakların oluşmaya başladığı görülecektir.



Microsorum (Java fern) üremesi: 

Düşük destekli akvaryumların en gözde bitkilerinden birisi olan Microsorum türleri Rizomlu bitkilerin temel özelliklerini taşırken aynı zamanda kendine has bir üreme özelliği daha taşımaktadır. Yapraklar üzerinde oluşan kahverengi tonlarında sivilce gibi oluşumlar gözlemlenebilir. İlk bakışta sanki bir hastalıkmış gibi görünse de bu bölgeler aslında spor cepleridir ve bir süre sonra buralardan yeni bitkiciklerin çıktığı görülecektir. İleri teknoloji tanklarında bu durumla daha sık karşılaşılabilir.



Soğanlı/Rizomlu bitkilerde bozulma: 

Anubias ya da Aponogeton gibi farklı kök yapısına sahip bitkilerde rastlanılan bu durum tamamen dikim hatasından kaynaklanmaktadır. Bitkilerin rizom ya da soğanlarının dikim esnasında zeminin altında kalmamasına ya da bu bölgelere zarar verilmemesine çok büyük önem gösterilmelidir. Aksi takdirde 2-4 hafta gibi bir sürenin ardından sıklıkla bitkiler bozulmaya başlayacaktır.



Havai kökler: 

En çok karşılaştığım sorulardan birisi olan bu kökler stem (dal) bitkilerin üzerinde hemen her noddan (yaprağın dibinden) çıkabilir ve bu son derece normal ve sağlıklı bir durumdur. Bazı bitkiler gövde üzerinden çıkan bu kökleri daha fazla üretirken diğerleri daha az sayıda ve uzunlukta oluşturabilir. Kimilerine göre görüntü kirliliği yaratan bu kökleri isterseniz dibinden kesebilir isterseniz daha ziyade alt kısımlarda çıktığından bitkilerin alt kısımlarını önlerine daha kısa başka bitkiler dikerek bloke edebilirsiniz. Bu kökler bitkilerde depolama, dengeleme ve tutunma gibi bir takım fonksiyonlara da yardımcı olmaktadır.

Duruş bozuklukları: 

Bitkilerim neden dik/düz durmuyor gibi sorular da zaman zaman karşımıza çıkıyor. Bu da beslenme ile bir ilgisi olmayan daha ziyade sirkülasyon ve aydınlatma ile ilgili bir konudur. Su akımının fazla yüksek olması bitkilerin şeklini bozar ve bitki bu şekilde gelişimini sürdürdükçe bu durum kalıcı olabilir. Üst aydınlatmanın homojen olmaması ya da ortamda akvaryumun başka bir ışık kaynağından etkilenmesi de bitkilerde ışığın yoğun olduğu kısma doğru yönlenmesine ve bu şekilde bir gelişim sürdürmesine neden olabilir. Sıkışık ortamlar da bitkilerin şeklini bozabilir. Aradan budanmış ya da sökülmüş bu gibi bitkiler başka bir yere dikildiğinde oldukça şekilsiz görünebilir.Suyun dışında uzun süre kalmalarını müteakip bünyesinden su kaybederek büzüşen ve özellikle gövde kalınlığı daha fazla olan bitkiler eğilip büzülürler ve ardından dikilmelerini takiben bu şekilsiz görünümleri kalıcı/uzun süreli olabilir.

Sıcaklık meselesi: 

Sıcaklık, özellikle yüksek sıcaklıklar en çok karşılaşılan problemlerden birisidir. Kısmen bitkilerin beslenmesi ile de ilgili olarak düşünülebilecek bu sorun aslında çok basit bir yaşam kuralına bağlıdır. Dünya yüzündeki tüm canlılar artan sıcaklıkların ardından metabolizmalarında bir hızlanma yaşarlar. Bitkilerde de durum aynıdır. Sağlıklı fotosentez 18-26 derece arasında gerçekleşmektedir. Bu sıcaklıkların üzerine çıkıldığında metabolizma hızlanması neticesinde fotosentez de hızlanmaya başlayacaktır. Fotosentez hızlandığında haliyle bitkilerin ihtiyaçları da artacak, daha fazla ışık/CO2/besin gereksinimi ortaya çıkacak ve bitki gelişimi çok daha hızlanacaktır. Ancak bu hızlanmanın da bir yere kadar olduğu unutulmamalıdır. Bitki türlerine göre değişen 28 ile 35 derece arasında bir üst sınır bulunmaktadır. Bu sıcaklıklara ulaşıldığında fotosentez yavaşlamakta/durmaktadır. Dolayısıyla sıcaklıklarla mücadelede hızlanan metabolizmaların ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmak ya da su sıcaklığının artmasını engellemek gerektiği açıktır. Yüksek sıcaklığın aksine düşük sıcaklıklarda da durum tam tersine olarak düşünülmelidir.
Sirkülasyon ikilemi: Sirkülasyon olmalı mı, olmamalı mı? En sık sorulan sorulardan biri olan bu konuda aslında cevap çok açıktır. Sirkülasyon olmalıdır. Elbette bitkileri yerlerinden oynatacak, görünümlerini bozacak, ya da yüzeyde gerçekleşip CO2 kaçışını hızlandıracak bir sirkülasyondan bahsetmiyoruz. Sirkülasyonun faydalarını şu şekilde sıralayabiliriz. Öncelikle tüm bitkilerin yaprakları su altında iken hareketsiz bir su tabakası ile sanki bir şeffaf poşet içindeymiş gibi sarılı vaziyettedir. Bitkiler besin ve gaz alışverişini yaparlarken bu tabaka ile de baş etmek zorundadırlar. Sirkülasyonun en büyük faydası burada ortaya çıkmakta ve bu tabakanın her zaman çok ince kalmasına neden olmaktadır. Daha sonra suya katmış olduğumuz CO2 ve sıvı besinlerin suya daha homojen yayılması sağlanmış olacaktır. Netice itibariye bitkilerin elleri ayakları olmadığından akvaryum içinde şartların daha iyi olduğu başka yerlere göç etmeleri mümkün değildir. Bir başka konu ise davetsiz misafirler alglerle ilgilidir. Akıntılı sularda alg sporlarının gelişimi ve herhangi bir yüzeye tutunabilmeleri zorlaşacaktır. Bitkilerle ilgili olmayan bir başka avantaj ise yüksek sirkülasyon neticesinde taban ve kör noktalarda birikebilecek kalıntı ve pisliklerin havalanması sağlanacak, bu durumda filtreler daha iyi temizlik yapacak ve daha berrak bir su temin edilmiş olacaktır.

Sert su sorunları: 

Bu sorun aslında genelleme yapılacak bir sorun değildir. Yani sadece bazı bitki türleri ile sınırlıdır. Kimi zaman beğenerek almış olduğunuz bitkiler bir süre sonra akıl almaz bir şekilde, hem de standart bir bitki akvaryumu için tüm şartlar yerinde görünürken bozulmaya başlayacaktır. İşte bunun nedeni bitkinin ortam olarak GH (genel sertlik) ve KH (karbonat sertliği) değerlerini çok düşük istemelerdir. Ne yapılırsa yapılsın bu bitkiler 4 derecenin üzerindeki sertliklere tolerans gösteremeyecek ve bozulacaktır. Tonina, Eriocaulon, Rotala türleri gibi bazı bitkileri bu gruba dahil edebiliriz. Bu tür bitkilerden bulundurmak istiyorsak mutlak suretle su değerlerini ters ozmoz (RO) suyu, torf veya reçine kullanarak ayarlamamız gerekecektir.

Bitkilerde renk değişimi: Bitkilerimizin istediğimiz renkleri alamamalarının ana nedeni istenen parlaklıkta ve uygun tayfa sahip aydınlatmanın sağlanamaması olsa da bu konu beslenme bozuklukları ile de ilişkilendirilebilir. Daha parlak ve göz alıcı renklerin sağlanabilmesi için kullanılabilir ve yüksek demir konsantrasyonunun sağlanması gerekir. Ancak yüksek nitrat seviyeleri de bu renklenmeyi engelleyen faktörlerden birisidir.

Su değişimleri: 

Son olarak değinmek istediğim konu ise su değişimlerinin uygulanması ile ilgili olacak. Su değişimlerinin uygulanması aslında doğrudan bitki sağlığı ile ilişkili değildir. Su değişimlerini uygulamamızın asıl nedenleri suya katmış olduğumuz kimyasalların kullanılmayan kısımlarının birikerek yüksek konsantrasyonlara ulaşmasını engellemek ve ayrıca suda serbest bulunan alg sporlarının bir kısmını sistemin dışına çıkartmaktır. Yüksek destekli akvaryumlarda bu değişimleri haftalık %50 gibi tutmak genellikle yeterli olmaktadır. Düşük destekli akvaryumlarda ise genellikle eksilen suyu tamamlamak ve aylık %20 gibi daha mütevazı su değişimleri uygulamak daha yerinde olacaktır.

Bu son açıklamaların ardından artık tablolara geçebiliriz. İki tablomuzun ilkinde besinlerden hareketle bunların eksiklik ve fazlalık durumlarının nelere neden olabileceği ve hangi öğelerle karşılıklı etkileşimlerinin söz konusu olabileceğini göreceğiz. Ardından gelen ikinci tablomuzda ise sorunlardan yola çıkarak buna neyin sebep olmuş olabileceğini ele alacağız. Tabloları masaüstünüze kaydedip ondan sonra açarsanız daha okunaklı görünecektir.

Umarım uzun sayılabilecek bir yazımı daha sabırla başından sonuna kadar okumuş ve işinize yarayabilecek bazı fikirler edinebilmişsinizdir. Hepinize sağlıklı beslenen bitkilerle güzelleşmiş akvaryumlar temenni ederim.

İletişim için aşağıdaki formu doldurup gönderiniz

Ad

E-posta *

Mesaj *

LK Poster

LK Poster
Yabani lepistes

LK Poster

LK Poster
Yabani lepistes

Lepistes (Poecilia reticulata)

Lepistes (Poecilia reticulata) «28 Nisan 2007, 02:37:20 tarihli arşivimizden» Lepistes (Poecilia reticulata)    Ailenin en popüler ...